*-*
Kas 9, 2017
126 Okunma
Anneciğim! (Bölüm 7) için yorumlar kapalı
0 0

Anneciğim! (Bölüm 7)

Yazar :

“Efendim! İki kişi geldi; ısrarla sizi görmek istiyorlar.”

Kapıyı vurup, kafasını içeri uzatan genç hizmetçi söylemişti bunu. Akşam karanlığı, camlardan içeri sızmasına rağmen, Ekrem Bey elinde gazetesi Boğazdan geçen gemileri seyrediyordu. Hizmetçinin verdiği haberle şaşırdı biraz. Bu saatte, ziyaretine gelen kim olabilirdi? Son zamanlarda pek alışık değildi ziyaretçilere üstelik.

“Fatma ve Asım Yüzer, dediler efendim.”

“Allah Allah!” dedi yaşlı adam. Hafızasını yokladı, bu isimlerde tanıdığı yoktu.

“Bana biraz garip göründüler Beyefendi…”

Genç hizmetçi, sözünün burasında duraklamıştı; dilinin ucundakileri söyleyip söylememekte kararsız gibiydi.

“Nasıl garip? Konuşsana be kızım! Lafı ağzından parayla mı alacağız?”

“Yani, ne desem? Kılık kıyafetleri bir garip; içeri almadım ben de… Kapıda bekliyorlar ısrarla, sizi görmeden gitmeyeceklerini söylüyorlar.”

Yaşlı adamın gür kaşları, merakla yukarı kalkmıştı. Akşamın bu saatinde, genç hizmetçinin tabiriyle garip kıyafetli bu insanlar, kendisiyle ne görüşeceklerdi? Merak galip geldi…

“Salona al kızım. Zehra Hanıma da haber ver, gelip bana yardımcı olsun.”

Zahmetli bir yolculuğun ardından, sağa sola sorarak buldukları köşkün kapısına geldiklerinde; karı kocanın ağzı açık kalmıştı. Ömrü, gecekondu mahallelerinde geçmiş Fatma için Boğaz, zaten başlı başına bir güzellik abidesiydi. Denizden esen rüzgarın önünde, bir süre gözlerini kapayıp, derin derin nefes almıştı.
Fakir çift için, hayallerin ötesinde bir ihtişama sahip köşkün bahçe kapısını aşmak bile sorun olmuştu. Ağızları açık, önlerindeki oymalı, ağır demir kapıya bakakaldılar… Dışarıdaki güvenlik içeri haber vermişti. Kapı pat diye açılınca, ikisi de yerlerinden sıçradı. Ekrem Akçacızade ile görüşmek istediklerini söylediler. Kendilerine yukarıdan bakan kıza sinir olsalar da, vazgeçip ayrılmadılar. Hayat memat meselesiydi! Yüzlerine çarpılarak kapatılan kapıya rağmen, uzun süre beklediler. Bir süre sonra, kapı yine aynı sertlikle açıldı.

“Buyurun, Beyefendi biraz sonra gelecek”, diyerek, aynı hizmetçi, üstü başı dökülen çifti antreden geçirdi. Yine ağır, oymalı ahşap bir kapıyı açarak salona aldı. Girdikleri salonun, boydan boya olan camından, Boğaz manzarası tüm ışıltısıyla içeri vuruyordu. Genç hizmetçinin, burun kıvıran halini bile umursamadılar.

Hastabakıcının yardımıyla tekerlekli sandalyesine geçen Ekrem Bey, salondan içeri girdiğinde, ağızları açık etrafı süzen karı kocayı gördü. Bir şeyler hatırlamak istercesine; orta yaşlı, kıyafetleri hırpani çiftin yüzlerini süzdü… Ama hayır! En ufak tanıdık bir şey yoktu.

“Buyurun, benimle görüşmek istemişsiniz?”

Karı koca, yaşlı adamı görünce, eğreti oturdukları koltuklardan fırladılar.

“Evet, Ekrem Bey”, dedi heyecanlı bir sesle Fatma.

“Tanışıyor muyuz? Ziyaret sebebiniz?”

“Hayır”, dedi Fatma, söze neresinden başlayacağını bilemeyen insanların tutukluğuyla. Sonra çekingen bir sesle devam etti.

“Gelininiz Aynur…”

“O kadın mı gönderdi sizi? Hala akıllanmamış anlaşılan!” dedi yaşlı adam kızgın bir sesle. Onun öfkesi, korkutmanın aksine, daha bir güç verdi Fatma’ya.

“Ekrem Bey! Aynur, ölüm döşeğinde; günleri, belki de saatleri sayılı. Şu an hastanede, müşahade altında. Torununuz, İpek… Sizden başka kimsesi yok.”

Bunu hiç beklemiyordu işte! Oğlunu kendisinden alan o kadın hastaydı, ölüyordu öyle mi? Bu haber, kendisini sevindirmeliydi, ama öyle olmadı. Bir süre sessizlik oldu.

“Nerede?”

“Fatih’te, hastanede.”

Hızlıca düşündü yaşlı adam; sonra, “Esra, kızım!” diye kapıya doğru seslendi. Az önceki hizmetçi, anında eşikte bitmişti.

“Şoföre söyle, arabayı hazırlasın, çıkacağım.”

“Emredersiniz beyefendi!”

Kız, dış kapıya doğru koştururken, içerideki karı kocaya meraklı bir bakış atmıştı.
Fatih’teki hastaneye vardıklarında, saat gece yarısına geliyordu neredeyse. Şoför, saygılı bir şekilde Ekrem Beyi tekerlekli sandalyesine yerleştirmiş, hastaneye sokmuştu.

Müşahede odasına girdiklerinde, İpek’i, annesinin ellerine kapanmış vaziyette buldular. Genç kız, ayak sesleri üzerine başını kaldırdı; kapıdan giren Ekrem Bey’le göz göze geldi. Hiç karşılaşmamalarına rağmen, yaşlı adamın kim olduğunu anlamıştı.
Hasta yatağının kenarından, fırtınayı andıran gözlerle kendisine bakan torununda, bir an oğlunun, Suat’ın bakışlarını gördü Ekrem Aklçacızade. Yumruk yemiş gibi oldu. İpek, fiziki açıdan, babasına hiç mi hiç benzemiyordu. Gel gör ki, o iki kızarmış, mor kuyudan kendisine Suat bakıyordu. Acıyla yutkundu.

“İpek…” diyerek elini uzattı yaşlı adam.
Hızla ayağa kalkan genç kız, öfkeli bir şekilde uzaklaştı yataktan.

“Benim tercihim değildi! Annem çağırdı; bana kalsa, ömür boyu aramazdım sizi.” Sesi garez doluydu. Onların konuşmaları, Aynur’u uyandırmıştı. Karşısında kayınpederini görünce, titredi. Yüzündeki maskeyi aşağı çekti.

“Ekrem Beyle yalnız konuşmak istiyorum”, dedi; fersiz, zoraki bir sesle.

“Ama anne!” diyerek itiraz eden İpek’i, bir el hareketiyle durdurdu hasta kadın.

“Lütfen yavrum! Mecalim yok, görüyorsun…”

Annesinin yalvaran hali karşısında boynunu büktü kız; sessizce, komşu çiftin ardından dışarı çıktı. Ekrem Bey, yaklaşık bir saat sonra dışarı çıktığında, sarsılmış görünüyordu. Cep telefonunu çıkardı, aceleyle bir numarayı aradı.

“Alo, Mehmet? Evet, evet benim! Çok önemli bir işim düştü sana dostum.” Sözünün burasında kısa bir an durdu.

“Gelinimin çok ağır durumda, acilen senin hastaneye naklini istiyorum.”
“Cahide mi?” diye sordu karşıdaki ses.

“Hayır, diğeri! Bunları sonra konuşuruz… Ambulansla yola çıkıyoruz hemen. Sen, en iyi doktorlarını ayarla; ne yapılabilir, bir bakılsın.”

İpek, Ekrem Bey’in konuşmasını duymuştu. İçine bir ümit doldu. Belki söyledikleri gibi değildi, annesini tedavi edebilirlerdi. Eğer bu derde çare bulacaksa, dedesini affetmeye dünden razıydı.

Ambulansta, annesinin elini hiç bırakmadı. Genç kız, onun yorgun gözlerindeki ısrarlı bakışlardan, bir şeyler söylemek istediğini anladı. Görevliden izin alarak, maskesini indirdi.

“İpek böceğim, canımın içi, iyi dinle beni!” dedi fısıltıyla. “Kendimi iyi hissetmiyorum, bana bir şey olursa…”

“Hayıır! Sana bir şey olmayacak!” diye feryat etti kız.

“Yapma yavrum, dinle evladım. Her ne olursa olsun; o, senin deden! Benden sonra, tek ailen… Senden son isteğim; dedeni affetmen evladım. Seni, dedene bırakıyorum İpeğim. Anne, baba, dede… Her şeyin o artık, unutma!” 6

“Ama anneciğim…” diyerek, sitemkar bir tonda konuşacaktı ki; Aynur Hanım bir el işaretiyle sözünü kesti.

“Aması yok güzel kızım. Hasta yatağımda, huzur bulmamı istiyorsan, bana söz vereceksin. Dedeni affet! Onun sözünden çıkma İpeğim, tamam mı?”

Genç kız zorlukla yutkundu, yaşadığı ikilem anlatılamazdı. Zavallı annesini nasıl üzebilirdi? Gözlerinden sicim gibi yaşlar akmaya başladı.

“Söz anneciğim, söz! Sen yeter ki iyi ol, benim biriciğim.”

Aynur, bu sözlerden sonra yorgun bir şekilde gözlerini kapattı, alnında boncuk boncuk terler birikmişti.

Hastayı, gelir gelmez müşahede odasına almışlardı. Mehmet Bey, eski dostunu kapıda karşılamış; oradan odasına geçmişlerdi.
Kırk, kırk beş dakikalık bir doktor trafiğinden sonra, hastayı yoğun bakıma almışlardı. Doktorlar, durumunun iyi olmadığını, çok geç kalınmış olduğunu söylemişlerdi. Ekrem Bey, yorgun gözlerle bakıyordu arkadaşına; dudakları sıkılmaktan ince bir çizgi haline gelmişti.

“Demek, rahmetlinin eşi bu? Çok da gençmiş be Ekrem!”
“Evet”, dedi yaşlı adam tatsız bir sesle. “Olanları biliyorsun Mehmet… Olanla ölenin önüne geçilemez derler, çok doğruymuş dostum.” Sesi yorgun, kırgındı. Arkadaşı, hayretle baktı ona. Ekrem’i herhangi bir konuda böyle duygusal görmek zordu. En son, karısı ve kardeşinin ölümünden sonra böyle görmüştü onu…

“Haklısın kardeşim. Geçmiş, geçmişte kaldı. Bundan sonra ne yapılabilir, ona bakmak lazım. Gelinin, güvenilir ellerde; ne gerekiyorsa fazlasıyla yapılacak.”

Ekrem Bey, tekerlekli sandalyesinde dinlenme salonuna doğru ilerlerken, İpek; başını ellerinin arasına almış, bir koltukta oturuyordu.

“İpek, kızım…” Genç kız, istemeyerek başını kaldırdı, dedesini görünce sesini çıkarmadı.

“Annen için burada yapabileceğimiz bir şey yok çocuğum, hadi, benimle eve gel. Yarın sabahtan geliriz.”

“Ev…” dedi acı bir sesle. “Benim evim, annemin olduğu yer, buradan ayrılamam.”
Onun inadından vazgeçmeyeceğini anlamıştı yaşlı adam. “Peki, Mehmet bir oda ayarlasın; orada dinlen yavrum. Annene bu şekilde faydan olmaz. Sen iyi olacaksın ki, o iyi olsun.”

Genç kız, oturduğu koltukta birkaç defa uyudu, uyandı. Kalktı, gezindi; bir umut, yoğun bakımın olduğu yöne baktı. Ama yok, hiçbir ses yoktu. En sonunda pes edip, odaya çıktığında, sabah olmuştu. Birkaç saat dinlenme umuduyla, kendisini yatağa bıraktı.

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.