*-*
Kas 18, 2017
124 Okunma
Ateş Bacayı Sardı (Bölüm 15) için yorumlar kapalı
0 0

Ateş Bacayı Sardı (Bölüm 15)

Yazar :

Serin boğaz havasını alabilmek için camı sonuna kadar indirdi. “İstanbul gibisi yok”, diye düşündü, yüzünü esen rüzgara verirken… Yaklaşık bir aydır Romanya’da, henüz faaliyete geçmemiş finans kurumunun işleriyle uğraşıyordu. Kuruluş işlemleri çoktan bitmişti; ancak, yeni birimlerin başına atanan personelin bir kısmı onayından geçememişti. Bir işi üstün körü yapmak, hiçbir zaman tarzı olmamıştı. Tahmin ettiğinden on gün daha fazla kalmıştı; ama sonunda bitmişti.
Uçaktan ineli bir saat olmuştu neredeyse, az sonra köşke varmış olurlardı. Lüks araba, İstinye yokuşundan inip, sahil yoluna saptı. Köşke birkaç yüz metre kala, genç adamın gözüne, sahilde dizlerinin üzerine çökmüş, yerde yatan bir köpeği seven ince gölge takıldı.
“Hasan kenarda dur, hemen!”

Camdan dikkatle yolun kenarındaki kıza baktı; oydu! Kahve kızılı saçları, ipekten bir şal gibi omuzlarından beline doğru dökülüyordu. Sabırsızca kolundaki saate baktı; “Bu kızın, gecenin on ikisinde ne işi var dışarıda?” diye söylendi.

“Hasan, sen köşke git! Eşyalarımı odaya çıkarsınlar; ben biraz hava alıp geliyorum”, diyerek arabadan indi. Dikkatli bir şekilde yolun karşısına geçip, sessizce, yerdeki köpekle konuşan kıza yaklaştı.

“Zavallı Pati’ciğim! Biliyorum, dışarısı çok soğuk; ama elimden bir şey gelmiyor tatlım. Sonra, ben sana yine yemek getiririm, olur mu?”
Denizden esen rüzgara aldırış etmeden, yerde yemek yiyen köpeği seven, İpek’ten başkası değildi. O günden sonra, mutfaktan aldığı artıkları zaman zaman dışarıdaki zavallı Pati’ye götürüyor; köpeğin yanında getirdiği arkadaşlarını da beslemekte bir zarar görmüyordu. Köşkten içeri girmedikleri sürece bir sorun yoktu, değil mi?

Genç adam farkında olmaksızın, bir yandan gülümseyerek kızın konuşmasını dinliyor, bir yandan da gözleri okşayan görüntüsünü inceliyordu. Hiç değişmemişti! Ayrı kaldığı bir ay boyunca, onu rahatsız eden hayali kadar güzeldi; hatta daha fazla…
“Hala vazgeçmemiş! Çok inatçı, o kadar cezaya rağmen akıllanmamış”, diye düşündü.

“İpek!” dedi, biraz sert bir sesle. “Bu saatte, burada işin ne? Senin köşkte olman gerekmiyor mu?”

Genç kız, korkuyla olduğu yerden sıçrayıp kalktı; arkasından gelen sese döndü. Şimdi karşılıklı durmuş, birbirlerine bakıyorlardı. Bir an göz göze kaldılar; yoldan geçen arabalar, insanlar, denizden esen rüzgar… Hepsi durdu! İki beden, o anda asılı kaldı…
Neden sonra, “Levent Bey, dönmüşsünüz…” dedi İpek.
Onun, iri lacivert gözlerinde ilk defa tatlı, sıcak bir ifade gören genç adam, elinde olmadan yumuşadı. O iri gözler; böyle sıcacık, ne kadar da güzel, yakıcıydı! Genç kız, varlığını özlediği adamı karşısında görünce heyecanlanmış, içinin coşkusu gözlerine yansımıştı.

“Biz seninle bu konuda anlaşmamış mıydık İpek? Görüyorum ki, yine aynı noktaya dönmüşüz?”
Levent, bunları söylerken tek kaşını yukarı kaldırmıştı. Kız, şeker çalarken yakalanmış bir çocuk mahcubiyeti içinde başını eğdi; sonra alttan ona baktı. Çok da kızgın görünmüyordu, yoksa öyle miydi?

Genç adam, onu baştan aşağı tenkit edercesine süzüyordu. Bu soğukta, üstünde bir eşofmanla mı dışarı çıkmıştı? İnce vücudu hafifçe titriyor gibiydi.
“Gecenin bir vakti, böyle mi çıktın dışarı? Deli misin sen? Hem de bir sokak köpeği için! Akıllanmamışsın anlaşılan…” dedi kızgınlıkla.

Bu sözler, kızın kabuk tutmuş yarasını açtı bir anda. Güzel gözlerindeki sıcaklık, öfkeyle karışık bir kırgınlığa dönüştü. Ağzından dökülen sözlere engel olamadı. “Siz, sıcacık yatağınızdayken, bu zavallı hayvanların dışarıda ne yaptığını düşündünüz mü hiç? Ne kadar zavallı, çaresiz olduklarını… Gerçi siz, çaresizliğin ne olduğunu da bilmezsiniz ya!”
Sözünün burasında durdu; dilinin ucuna gelenleri zapt etmek istercesine dudaklarını sıktı. Hava iyice soğumuştu; iliklerine kadar üşüdüğünü hissetti.

Levent, karşısında titreyen naif bedeni süzdü. Boyuna posuna bakmadan, hala kendisine dikleniyordu. Uzanıp, kızın ellerini tuttu; ne kadar narin, ne kadar küçüktü! Avuçlarının içinde ısıttı bir süre…

“Buz gibi olmuşsun, hala kafa mı tutuyorsun? Bunu sonra konuşacağız seninle!”
Üstündeki montu çıkarıp, genç kıza sardı. İpek, erkeğin ellerinin sıcaklığının şokunu henüz atlatamamıştı ki; üzerindeki montu çıkarıp kendisine sarmasıyla ikinci bir şok yaşadı. Onun, monta sinen kendine has, o baştan çıkarıcı kokusu genzine doldu. Hafifçe başını eğip, içine çekti. “Sadece bu lanet adama mı özgü bu koku, Yarabbim?” diye geçirdi içinden.
“Hadi, köşke gidelim artık! Ben de üşümek istemiyorum”, dedi genç adam, kendi gömleğine bakarak. Bunun üzerine kız, montu geri vermek için hareketlendi.

“Lütfen Levent Bey! Ben soğuğa alışkınım; üşümem, alın”, dedi, o ince, billur gibi sesiyle.
Adam tek hamleyle onu engelledi. Montu iki yakasından tutup, yavaşça kendisine çekti. “Eve gidiyoruz İpek”, dedi. Erkeğin yüzü eğilmiş, gözlerinin içine bakıyordu. Genç kız bir an, o gözlerde gördüğü alevlerde yandı, eridi. Adamın ferah nefesini yüzünde hissetti, anlayamadığı bir utançla bakışlarını kaçırdı. Levent, kollarındaki vücudun sadece soğuktan değil, onun yakınlığıyla da titrediğini anladı.
Kollarındaki bu cezbedici yaratık, ona bir çeşit büyü mü yapmıştı? O, mantık insanı, aşka inanmayan; bütün kadınların hesapçı olduğunu düşünen, bu tür duyguların esaretinden nefret eden adam! Kızın yarı kapalı gözlerine, soğuktan kızarmış küçük, kalkık burnuna baktı. Dolgun dudakları aralanmış, hafifçe titriyordu.

“Lanet şey!” dedi içinden.
Annesinin, kuzeni Suat’ı baştan çıkardığı gibi, bu kız da onu kandırabileceğini mi sanıyordu? Ya da başka şeylerin anahtarı olarak, kendisini mi görüyordu? 21
“Hayır, buna imkan yok! Çok daha tecrübelileri yapamadı; sen de başarılı olamayacaksın, küçük fettan!” dedi içinden.

Bu düşüncelerle montun yakasını bıraktı, bir adım uzaklaştı kızdan; “Hadi! Çok oyalandık”, dedi.
Onun uzaklaşmasıyla, üzerindeki monta rağmen üşüdü İpek; birbirine dolanan adımlarla yanında yürüdü. Köşkten içeri girince, “teşekkür ederek” montu uzattı.
“İpek, bir daha gecenin geç saatlerinde dışarı çıkmak yok! Benim çatım altında olduğun sürece sorumluluğun bana ait. Anlıyor musun beni? Başına bir şey gelsin istemeyiz, değil mi?”
Levent, elindeki montla bir üst merdivende durmuş, emredici bir şekilde kıza bakıyordu. “İlla ki, o köpekleri besleyeceksen bunu gündüz yap, tamam mı?”
Kız sesini çıkarmadan, “olur” anlamında başını salladı.

“Anlaştık öyleyse, hadi iyi geceler sana”, diyerek, dönüp merdivenleri çıkmaya başladı genç adam.
İpek, kafası karışmış bir halde merdivenin dibinde kalakalmıştı… O gece, uyku haram oldu genç kıza; gözlerini her kapadığında, onun yakıcı bakışlarını görüyor, sıcak nefesini yüzünde hissediyordu.
“Allahım, ne oluyor bana?” diyerek, yatağında bir sağa bir sola döndü. Aşkta acemi ruhu, anlayamadığı bu oyunda; tuzağa yakalanan kuş misali, çırpındıkça ökseye daha fazla yapışıyordu.

Genç adam, bu konularda İpek’e göre çok tecrübeliydi. Yaklaşan tehlikeyi fark ettiği için, olabildiğince kızdan uzak durmaya çalışıyordu. Kendisine yaptığı tüm telkinlere rağmen, ne zaman kızla karşılaşsa, o lacivert gözlerin esiri oluyordu.
“Mümkün olduğunca yaklaşma oğlum”, dedi kendi kendine. “Sonu yok bu işin! Senden çok küçük, ne işin olur çömezlerle? Gönül de eğlendiremezsin, üstelik akraba!” En sonunda uykuya daldı. Aklına anlattıklarını, kalbi umursamamıştı bile; mordan laciverte en güzel rüyalara yuvarlandı hızlıca…

Levent’in dönüşüyle, Cahide Hanım tekrar kendisine gelmişti. Ekrem Beyden işittiği azarlardan sonra keyfi kaçmıştı; şimdi oğlunun, evin beyinin dönüşü, kadının özgüvenini yerine getirmişti.

“Hoş geldin paşam”, dedi yaşlı kadın, kahvaltı masasında kendisini öpen oğluna. “Özlettin kendini… Az daha ben atlayıp gelecektim oraya, sensiz buralar hiç çekilmiyor.”

Sözleri, biraz da kayınbiraderine kinaye içeriyordu. Masanın başında, tekerlekli sandalyesinde oturan yaşlı adam, gözlüğünün üstünden ona baktı.
“Annen haklı evladım, sensiz buralar çok tatsız…”

Bir yandan da, “Dur bakalım! Buralar daha ne kadar çekilmez olacak, göreceğiz… Ekrem Akçacızade’yi aptal yerine koymak, öyle karşılıksız kalacak bir şey değil; öğreneceksin Cahide!” dedi içinden.

Tüm olup bitenden habersiz olan Levent; “Teşekkürler; aslına bakarsanız, ben de sizi çok özledim. Bu sefer, neden bilmem uzak kalmak sıktı beni”, dedi ikisine gülerek.

Bir yandan da, masada olmayan İpek’in ne zaman ineceğini düşünüyordu. Ancak, bir şey sorarak dikkat çekmek de istemiyordu. Karşısında oturan Mine homurdanarak tabağındakileri didikliyordu.

“Ne o? İnsan, bir hoş geldin der abisine! Sabah sabah bu ne surat, tersinden mi kalktın?” dedi Levent kıza.

“Hoş geldin”, dedi Mine kızgın bir şekilde. “Okula yetişmem gerekiyor; sabahın bu saatine ders koyan akla ben…” Suratı ekşimişti.

“Şikayet etme kızım! Bak, İpek sabahın köründe kalkıp gidiyor”, dedi Ekrem Bey.
Fırsatı bulunca, genç adam da hemen daldı. “İpek, okula mı gitti bu kadar erken?”

“Evet, genelde dersleri çok erken, kahvaltıda pek göremiyoruz artık”, dedi yaşlı adam, alttan alta yeğenini süzerek. “Belki de verdiğim karar, herkesi çok mutlu eder, kim bilir?” diye geçirdi içinden. Olacağın önüne hiçbir şey geçemezdi; geri dönüşü yoktu bu işin… Sadece, kartlarını iyi oynaması gerekiyordu. “Eskisi kadar bu işlerde iyi miyim göreceğiz”, diye geçirdi içinden.

Evet, bir bölümün daha sonuna geldik sevgili okurlar… Sevdiyseniz, desteklerinizi bekliyorum, hadi pamuk eller”OY” tuşuna… 😉

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.