*-*
Kas 18, 2017
177 Okunma
Doğum Günü (Bölüm 18) için yorumlar kapalı
0 0

Doğum Günü (Bölüm 18)

Yazar :

“Seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel
Şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
Şarkı söylemek istiyorum…”
Nazım Hikmet Ran

Sonunda, Cahide Hanımın beklediği gün gelip çatmıştı; beş Mayıs! Yaşlı kadın gün boyunca koşturup durmuş, birkaç defa da oğlunu arayarak, akşam geç kalmamasını tembih etmişti. En son aramasında Levent’ten azarı yiyince, bir daha aramaya cesaret edememişti.
Yoğun, toplantıların olduğu zor bir gündü; üstüne bir de annesinin telefonları, en sonunda genç adamda sigortaları attırmıştı. “Yeter anne!” demişti; “Böyle yaparsan, yemin ederim akşam beni göremezsin!” Bu tehdit işe yaramış, Cahide Hanım bir daha aramamıştı.

Finans Departmanıyla yaptığı toplantı, genç adamı haddinden fazla yormuştu. Müdürlerin çıkmasıyla elindeki kalemi masaya fırlattı, kravatını gevşetip, arkasına yaslandı. Şu an sıkı bir masaja ihtiyacı vardı, ya da… Bir an hayalinde, bir çift, sıcacık bakan lacivert göz canlandı; sonra, onu günaha davet eden, o dolgun, pembe dudaklar… “Off!” dedi yüksek sesle, ellerini saçlarının arasından geçirdi. Gündüz, işte, üstelik bu yoğunlukta kendisine hayaller gördüren bu insan dişisiyle ne yapacağını bilemez haldeydi.

Tülay, kapıyı vurup içeri girdiğinde patronunu bu halde buldu. Genç adamın yarı gevşetilmiş kravatına, kapalı gözlerine baktı. Genelde onu, hep enerjik görmeye alışmış olan asistan biraz telaş etti. “Efendim, iyi misiniz?” diye sordu.
Kızın telaşlı sesiyle gözlerini açan Levent, “Bir şey yok, hafif bir baş ağrısı” dedi. “Üstelik, bir de şu aptal davet… Sanırım biraz dinlenmeye ihtiyacım var.”

“Ağrı kesici ister misiniz Levent Bey?” diye sordu sekreter, ilgili bir tavırla.
Bu arada, genç adam da doğrularak kendisine gelmişti. “Gerek yok Tülay”, dedi. “Bana yarım saat ver, rahatsız edilmek istemiyorum. Biraz dinlenirsem, bir şeyim kalmaz.”

Kız, masanın üzerindeki dosyaları toplayıp çıkarken, adam gözlerini tekrar kapatmıştı. Masasına geçen sekreter, “Allah Allah!” dedi. Genelde, terminatör gibi yorulmak bilmez patronunda, son zamanlarda birtakım değişimler vardı. “Hadi hayırlısı…” diyerek bilgisayarına dönüp, çalışmaya başladı.

Bu sırada, Akçacızadelerin köşkünde hummalı bir koşturmaca vardı. Cahide Hanım, son anda bir terslik çıkmaması için sağa sola emirler yağdırıp duruyordu. Hizmetliler, dişlerini sıkmaktan bir hal olmuştu. Şu günü bir atlatsalar, karada denizde ölüm yoktu artık…

Mine, alkışı hak edecek bir tempoda hareket ederek, hem kendisinin hem de İpek’in tüm tuvalet işlerini halletmişti. Cahide Hanım köşkte terör estirirken, o da İpek’i alıp kuaföre yollandı. En azından orada kafasını şişirip,sürekli azarlayacak birisi yoktu.
Bebek’teki kuaförden içeri zor attı kendisini; “Kız, Rezoş neredesin ya? Gel bebişim, bir sarılayım sana da şu negatif enerjimi atayım yaa!” diyerek, ufak tefek efemine adama sarıldı.

“Dur kız! Bana da geçireceksin tüm negatifliğini… Ne oldu, senin cadıdan mı kaçtın yine?”
İpek, ilk defa gittiği kuaförden ayrıldıktan sonra, “Mine ablacım, niye Rezoş diyorsun? Gerçek adı bu mu?” diye, saf bir şekilde sormuştu.

Onun, hayat karşısındaki bu tecrübesizliği, cin gibi yerinde duramayan Mine’ye bir kahkaha attırmıştı. “Yok be güzelim!” demişti. “Bak, sana bir sır vereyim, ama başka kimseye söylemek yok, tamam mı? Bizim Rezoş’un asıl adı Rezzak, kimse bilmesin istiyor zavallı yavrum. Ben de bir gün tesadüfen duydum”, dedi.

Delişmen kız artık kendini tutamamış, kahkahalarla gülüyordu. Duydukları İpek’i de güldürmüştü. İşte, o günden sonra, ne zaman buraya gelseler, bu konuşmalarını hatırlayıp, gülmesine engel olamıyordu; şimdiki gibi…

“Kız Mine! Senin bu kuzen var ya, bence bir tahtası eksik. Kendi kendine gülüp duruyor, üstelik bir şey yokken! Evde de böyle mi bu deli?” diye sordu Rezoş.
Bunun üzerine Mine, hafifçe İpek’i dürtükleyerek; “Var biraz galiba şekerim, sen ona takılma, iyi kızdır”, dedi. Bir taraftan da, kıza kaş göz yapıp duruyordu.

İpek, kuaförde kaç saat kaldıklarını, kaç kahve, kaç çay içtiklerini hatırlamıyordu. Mine ablasının talimatıyla, saçları arkada toplanarak; sade, hoş bir topuz yapılmıştı. Böylece, narin boynu belirginleşmiş; makyözün elinden çıkan profesyonel makyajla, iri lacivert gözleri fazlasıyla dikkat çekici hale gelmişti. Uzun kirpikleri bir kat daha uzun görünüyordu. Teni zaten çok açık olduğu için en ufak, koyu bir tonu kabul etmiyordu.
Makyöz en son, kızın dolgun dudaklarına pastel tonlarında bir ruj sürerek makyajını bitirdi; geri çekilerek eserini seyretti. Bir iki yerde hafif rötuş sonrası kızı, Mine’ye döndürdü.

“Evet?” diyerek, tek kaşını kaldırmış, yorum bekliyordu.
Mine bir an durakladı; gördüğünü tanımlayacak tek kelime vardı; enfes! “Ben de bu kadar güzel olsam; O, ilgilenir miydi benimle acaba?” diye düşündü.

Sonra, bu düşünceleri kafasından kovarak; “Valla, harika olmuş Murat’cığım; senin gibi bir ustadan ancak böyle bir sanat eseri çıkar. Ama şimdi, malzemenin de hakkını yememek gerek değil mi?” dedi.
Karşısındaki o kadar zarif, o kadar sıra dışı bir güzellikti ki, ister istemez hayranlıkla bakakalmıştı.
“İpek’ciğim, muhteşem oldun. İnan, nazar değdireceğim diye korkuyorum. Tü tü, maşallah!”, dedi şakadan tükürüyormuş gibi.
Onun bu hallerine alışkın olan İpek, bir kahkaha attı. “Ay, ilahi Ablacım ya! Asıl güzel olan sensin, hiç farkında değilsin”, dedi.

Mine uzun, koyu kumral saçlarını fön çektirip, dümdüz bir şekilde aşağı bıraktırmıştı. Başının etrafını, saç örgüsünden yapılmış bir taç sarıyordu. Kız, İpek’ten uzundu. İnce, atletik vücuduyla hoş bir görüntüsü vardı; ama onu asıl güzel kılan, ışıltılı kehribar rengi gözleri ve ender bulunan sosyal zekasıyla birlikte, herkesi yakalayan sempatik, rahat tavırlarıydı. Maalesef, bunun farkında bile değildi.

“Hımm, benim de bu iltifatlara ihtiyacım var zaten. Eve gidene kadar en az on doz istiyorum, ona göre! Şaka bir yana, akşam seni panterlerin elinden nasıl alırız bilemiyorum, yanımdan ayrılma yavru ceylanım”, dedi hafif bir tebessümle. Onun bu sözleri, kuafördekileri de güldürmüştü.

Köşke, Mine’nin kırmızı Mini Cooper arabası ile döndüler. Kız hareketli bir müzik açmış, sahil yolunda ilerlerken elleriyle direksiyonda tempo tutmuştu. İpek, onun bu neşeli halini gıptayla izledi. Hayattan böyle zevk alabilmek, doyasıya yaşayabilmek ne güzel bir şeydi, kim bilir! Sürekli kendisini ispatlamaya gerek duymadan, bilinmeyenlere karşı savunma ihtiyacı hissetmeden ve tam bir özgüvenle…

Köşke gelir gelmez; ikisi de, Cahide Hanıma yakalanmamak için koşarak odalarına çıktı. Ekrem Bey’in, davete gideceğini haber vermesinden sonra Mine, İpek’in sadece tuvalet işleriyle ilgilenmemiş; aynı zamanda bu davetlerde nelere dikkat edileceği hususlarında, kızı uzun uzun bilgilendirmişti. İpek, ne kadar çok bilmediği şey olduğunu görünce şaşırmış; bir yerde hata yapma endişesiyle hafiften kabuslar bile görmeye başlamıştı.

Genç kız, bir gün sıkılarak, “Ablacım, sanırım davet danslı… Ama ben hayatım boyunca hiç dans etmedim. Acaba, kimseyle dans etmeden geceyi atlatabilir miyim sence, ne dersin?” demişti.

Mine’nin gözleri kocaman açılmıştı. Hani kafasına taş düşse, bu kadar şaşıramazdı. “Ne! Hiç dans etmedin mi? Aaa! Nasıl yani? Sen hiç yaşamamışsın be yavrum! Dur, sana biraz hayat iksiri vereceğiz şimdi…” diyerek, kızı elinde tutup ayağa kaldırmıştı. İşte böylece, çılgın dans seansları da başlamış oldu.
Gençliğinin, yaşadığının yeni yeni farkına varmaya başlayan bu taze vücudu eğitmek, kız için bir zevkti. Sadece vals değil; karşısındaki tecrübesiz kıza, çeşit çeşit dans türlerini öğretmeye çalıştı. İpek, ağzı açık bir halde onu izliyor; sonra taklit etmeye çalışıyordu. İlk başlarda çok acemiydi; öyle ki, gülmekten ikisinin de gözlerinden yaş geldiği anlar oluyordu.

Nihayet akşam olduğunda; Mine, sedef rengi tuvaletini giymiş, son rötuşlarını da yaptıktan sonra, el çantasını ve etolünü alarak aşağı inmişti. Aşağıda, Cahide Hanım halen etrafına kızmakla meşguldü. Bu görüntüyle içi sıkılan kız, usulca salona geçti. Abisi pencerenin önünde, elleri ceplerinde durmuş, dışarıyı seyrediyordu. Siyah smokiniyle, daha da çarpıcı olmuştu.

“Oo! Doğum günü çocuğu da buradaymış”, dedi kız. “Nasıl bir duygu otuzları hızla devirmek, abilerin en yakışıklısı?”
İlerleyerek, genç adamın yanına sokulmuş, yanağına bir öpücük kondurmuştu. Onun yanağında kalan ruj lekesini, çabucak parmaklarıyla sildi.

“Gerçi yakıştı ama silelim; kısmetlerin kapanmasın sonra…”

Levent, onun bu şakacı hallerine bayılıyordu; ailesinde, belki de en fazla koruma güdüsüyle davrandığı, küçük kardeşiydi.

“Sanırım pek güzel bir duygu değil ufaklık… Hafiften orta yaşa yelken açtık. Kadınlar için genç erkekler daha makbul, biliyorsun. Bu arada, çok güzel olmuşsun; fazla çapkınlık yapıp başımı belaya sokma, anlaştık mı?”
“Sen? Yaşlı? Seksen yaşına da gelsen, kadınlar için yaşlı olamayacak erkekler kategorisindesin abicim, endişen olmasın! Daha geçen gün, bizim spor salonunda, hatunlar senden bahsediyorlardı. Hepsinin dibi düşüyor, inan! Hem çapkınlık demişken, ben acemi kalırım senin yanında…”

Kızın, bunları söylerken yüzüne verdiği komik ifade adamı güldürdü.

“Sen var ya sen, çok şebeksin! Hadi, boşver bunları da, saat geldi; annem hala hazır değil mi?”

Bu sözler üzerine, Mine de kolundaki, pırlantalı saatine baktı; evet, vakit çoktan gelmişti.

“Eğer bizimkileri fırçalamayı bitirebilirse, davete de yetişir”, dedi abisine sırıtarak. Bu sırada; Ekrem Bey, tekerlekli sandalyesiyle içeri girdi. Yaşlı adam, smokini içinde dimdik, “hala bende iş var” havasındaydı.
Mine’nin gevezeliği üzerindeydi, atıldı; “Amca bey, bu ne yakışıklılık! Yakıyorsun yaşlı şeytan…” dedi.

Ekrem Bey, bu laflarla onore olmuş bir halde, kabararak; “Eh, hakkını verelim dedik çocuğum. Yakışmış mı?” diye sordu, bir yandan gülüyordu.

” Yakışmış da laf mı! Bu akşam kaç kalp kıracaksın bakalım?” dedi, delifişek kız.
Tam bu esnada, sarı boyalı saçları arkadan topuz yapılmış, yüzünde ağır makyajı ve siyah tuvaletiyle, içeri Cahide Hanım girdi. Yaşına göre çok genç duran tuvaleti hakkında, hiçbiri yorum yapmadı.

“Oğlum, hazır mısın? Çıkalım mı artık?”

Ekrem Bey, hafifçe duraksayarak, “İpek inmedi daha, siz önden gidin. Biz arkadan geliriz”, dedi.

“Hanımefendi hala hazır değil mi? Bu kadar uğraşacağı ne varsa… Dünya güzeli olacağını falan mı sanıyor?” dedi burun kıvırarak yaşlı kadın.
Bu laflara dayanamayan Mine; “Anne! Haksızlık ediyorsun, kız benim hazırlanmama yardım etti. Geç kalması o yüzden; hem zaten güzel, daha fazlası olur mu göreceğiz? Ne de olsa benim elimden çıktı!” dedi yarı öfkeli.
Kızın neşeli ruh hali bir anda yok olmuştu. Derin bir of çekerek, el çantasını aldı; “Hadi gidelim Abi”, dedi.

Cahide Hanım ile Mine önden çıkarken, Levent geride kalmıştı. Yaşlı adama yaklaşarak; “Amca, istersen ben de kalayım, sıkıntı çekme”, dedi.
Ekrem Bey, onun ilgisinden memnun, “Merak etme oğlum! Yanımda İpek olacak, hem Hasan da alışkın bana; sen annenlerle git evladım”, dedi.

Bu sırada, salon kapısından, üzerinde gece mavisi tuvaletiyle İpek girdi. Askılı elbise sımsıkı üzerine oturuyor, incecik belini, hoş kıvrımlı kalçalarını sararak aşağı doğru iniyordu. Gözleri gecenin rengini içine almış, lacivert ışıltılar saçıyordu adeta.
Genç adam, bir an bu güzellikten gözlerini alamadı; nefesi kesilir gibi oldu. Bakışları, kızın dekoltesinin saklayamadığı dolgun göğüslerine takıldı; ay ışığı renginde, o nefis kabartılara… Yutkundu; başını kaldırdı, göz göze geldiler. Sanki, birbirlerinin bakışlarında hapsolup, öylece kalakaldılar.
Büyüyü, Ekrem Beyin sesi böldü. “İpek de geldiğine göre, artık gidebiliriz”, dedi.
Kız, “İyi akşamlar” diyerek, çekingen adımlarla yanlarına geldi.
Genç adam, smokin içinde daha da hoş ve çekici olmuştu. Genç kıza göre; daha fazlasını hayal etmek zordu; ama öyleydi işte!
“İyi akşamlar”, dedi Levent boğuk bir sesle, bir yandan da onu süzüyordu.
Zarif topuzun açıkta bıraktığı o narin boynu, sanki daha da uzamış gibiydi. Bir sıra şeklindeki pırlanta kolyesi, göğüslerinin arasına baştan çıkarıcı bir şekilde uzanmış; küçük kulaklarında, kolyenin eşi minik taşlı küpeler, başını her çevirdiğinde ışıldıyordu. Ekrem Bey, eşine ait olan bu seti, torununa hediye etmişti. Şimdi, ne kadar isabetli davrandığını görüyordu.

“Gel kızım, ne kadar güzel olmuşsun böyle! Yaklaş da, şu ihtiyar dedene bir öpücük ver bakayım.”
“Teşekkür ederim efendim”, diyen İpek, dedesinin yanına gidip, eğilerek yanağından öptü.
Onun, arkasını dönmesiyle genç adam bir an, kalbinden vurulmuş gibi oldu. Kızın elbisesi, muhteşem çekicilikteki sırtını açıkta bırakarak, beline kadar inen bir dekolteye sahipti.
İpek, ne kadar itiraz etse de, Mine’yi ikna edememişti. “Bu elbise, kesinlikle senin için dikilmiş yavrum. İnan, almazsak hem o ağlar, hem de ben!” demişti inatçı kız.

İpek de, giyince hak vermişti ona. Evet, standartlarına göre çok açıktı; ama bedeni, o kadar güzel bir şekilde taşımıştı ki elbiseyi, sevmemek imkansızdı!

“İstediğin, onun ilgisini çekmek değil mi? Öyleyse, neden biraz cesur olmuyorsun?” demişti içindeki küçük şeytan.

Yavaşça dönüp, erkeğin gözlerinin içine baktı; orada gördüğü saf cinsel arzuyu anlayamadı önce… Sadece, bir an “yanıyorum” sandı. Kızararak başını çevirdi. Galiba, istediği sonucu elde etmişti! Memnun bir şekilde dedesinin elini tuttu. Kırk yıl geçse, böyle şeyler düşüneceğini tahmin edemezdi.
Levent içinden küfrederek, dişlerini sıktı. Bu elbise, kimin marifetiydi acaba? Amcasının yanında bir şey söyleyemedi, yutkundu. Akşam davette, kızı gören erkeklerin, bala üşüşen arılar gibi onu çembere alacaklarına emindi. Bu düşünceyle canı daha da sıkıldı, kalbi kıskançlıkla sıkıştı.

“Amca, ben önden gidiyorum, siz Hasan’la gelirsiniz”, dedi, aklı onlarda kalarak.

“Tamam çocuğum, görüşürüz.”

Genç adamın, İpek’e bakışlarını görmüştü. Yaşlı adam; bir erkekte, bu bakışların ne anlama geldiğini bilecek kadar bu işlerin kurduydu. Üstelik, kimseye taviz vermeyen, soğukkanlı, mesafeli yeğeninin, bir kadına ilk defa bu şekilde baktığını görüyordu. “Galiba, durum ümit vaat ediyor. Belki de, benim müdahale etmeme bile gerek kalmaz…”, diye düşündü, içten içe keyifli bir şekilde.

Sonunda, evet sonunda doğum günü geldi çattı. Sizce gecemiz nasıl geçecek? Tahminleri alayım lütfen… 😊

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.