*-*
Kas 9, 2017
129 Okunma
İpek Akçacızade (Bölüm 2) için yorumlar kapalı
0 0

İpek Akçacızade (Bölüm 2)

Yazar :

İki yıl önce…

Küçük kız, iki elinde boyunca market poşetleriyle zorlukla yürüyordu. Başına örttüğü ekose şaldan ara ara kızıl kestane rengi saçları görünüyor; koyu gri kabanı, okul formasının hemen üstünde bitiyordu. Havanın soğukluğu, taşıdığı ağırlık her zaman şeffaf bir camı andıran tenini al al yapmıştı. Kalp şeklinde minik yüzünü gökyüzüne çevirdi. Gri bulutlar koşarcasına bir araya toplanıyordu. “Yağmur yağacak”, diye düşündü; başlamadan kendisini eve atabilseydi bari… Dişlerini sıkarak, zayıf dizlerine yüklendi; adımlarını sıklaştırıp, ana yoldan ayrıldı, dar bir sokağa saptı. Binalar dip dibe dizilmiş, birbirinin üstüne çıkar gibi şekilsiz duruyordu. Sokakta tek tük kadınlar, ya kapı önlerini süpürüyor, ya da çöp atmaya çıkmış, birbirleriyle laflıyordu. Hızlıca sokağın sonuna doğru yönelmişken, kadınlardan jile elbiseli, saçları tepesinde toplu olan, laf atarak küçük kızı durdurdu.

“İpek, kızım, annen nasıl oldu? Biraz düzelebildi mi bari?”

Küçük kız mecburen kadının önünde durakladı. “Maalesef Fatma teyze, doktorun verdiği ilaçların da bir faydası olmadı. Ben de okula gitmek zorundayım. Hep yanında olsam belki daha iyi olacak; ama annem izin vermiyor işte, biliyorsun”, dedi. İnce, melodik bir sesi vardı.
Fatma, düşünceli bir şekilde başını sallayıp, karşısındaki ufak tefek kıza baktı. İpek, hemen hemen on altı yaşındaydı; ancak, o kadar minyondu ki, küçük bir çocuğa daha çok benziyordu. Annesiyle birlikte verdiği hayat mücadelesi yüzünden küçük kız vaktinden evvel olgunlaşmış; adeta çocuk olamadan yetişkinliğe terfi etmişti.
Anne kız, buraya üç yıl önce taşınmıştı. Fatih’in arka sokaklarında, pek rağbet görmeyen, muhafazakar insanların yaşadığı bir yerdi. Mahalleli; önceleri, kendilerine benzemeyen bu anne kızı pek kabullenmek istememişti. Genelde, bir ev boşaldığında, orada oturanların akraba, tanıdıkları taşınırdı. İlaveten, İpek ve Aynur Hanımın da alışkın olduğu bir çevre değildi. Ancak, hep denir ya, kader ağlarını bir kere örmeye dursun, bak neler oluyor diye, tam da o misal, nelere alışmamışlardı ki buna alışmasınlar…

“Bir şeye ihtiyacınız olursa sesleniver kızım. Sen okuldayken ben, ara ara yoklarım anneni; merak etme.”

Yanındaki, lafladığı tombulca, pembe tülbentli kadın da lafa girdi; “Öyle ya kızcağızım, sen okuluna git. Annen iyileşir yakında, biz de ilgileniriz.”

“Sağolun Hacer Teyze. Ben gideyim hemen, zaten geç kaldım.”

İpek, hızlı bir şekilde uzaklaşırken iki kadın üzgün bir şekilde arkasından baktılar.
Aynur Hanımın durumu iyi değildi. Kadıncağız, yaklaşık iki senedir hastaneyle ev arasında mekik dokuyordu. Neredeyse son altı aydır, evden de çıkamaz olmuştu. Hastalık, zayıf bünyesini yıpratmış, yeterince alamadığı gıda ve ilaçlar nedeniyle akciğerleri bitme noktasına gelmişti. Fatma, anne kızla birlikte doktora gidip geldiğinden dolayı durumdan haberdardı. Son seferinde; doktor, Aynur Hanıma net bir şekilde hastaneye yatması gerektiğini, aksi halde, zatürrenin ciğerlerini tamamen bitireceğini söylemişti. Kadıncağız, bir bahaneyle İpek’i muayene odasının dışında bırakmış, Fatma’yla birlikte, söylenenleri başı önüne eğik dinlemişti.

“İyi de, kızım yalnız kalamaz. Siz bana ilaçlarımı verin, söz kendime çok iyi bakacağım.”

Doktor önünde yıkılacakmışçasına halsiz duran, soluk yüzlü kadına bakmış; kafasını sallayarak reçeteyi yazmaya başlamıştı.

“Bu iğneleri her gün olacaksın, diğer ilaçları da düzenli kullan! Günlük en az bir saat temiz hava ve güneş al, yememezlik yapma…”

“Tamam.”
Verilen reçeteyi uzanıp almış, arkadaşının koluna yaslanarak, ayağa kalkmıştı.

“İyi günler”, diyerek iki kadın gri kapıdan çıkmışlardı. İpek köşedeki banklardan birisinde oturmuş, bekliyordu. Annesini görünce yüzü aydınlandı, yerinden kalkıp yanlarına gitti.

“Doktor ne dedi anneciğim?”

“Düzelme varmış kızım. Yeni iğne, ilaç verdi; reçeteyi yaptıralım da eve gidelim.”

Biraz hareket bile zayıf bünyesini yormuş; hasta kadın, nefes nefese kalmıştı. Fatma, gözleri dolarak anne kıza bakmıştı. Ah, keşke elinden gelse de, bu zavallı insanlara yardım edebilseydi… Ama o da, sorumsuz bir koca, iki çocukla ayın sonunu güç bela getirebiliyordu. Anne kız kol kola hastanenin kapısından çıkmışlardı. Reçetedeki ilaçları almaya bile paraları yetmemiş, üstünü Fatma tamamlamıştı. Aynur Hanım, utanarak teşekkür etmiş, en kısa sürede ödeyeceğini söylemişti.

“Sen olmasan ben ne yapardım Fatma? Zor günlerimin dostu, ahretliğim oldun.”

“Bak şimdi şunun söylediğine! Bende olmasa sen vermeyecek misin, lafı mı olur?

Hasta kadın, bir şey söylemeyerek başını çevirdiğinde; İpek, annesinin gözlerinin dolu dolu olduğunu görmüştü. Küçük kalbi çaresizlikle sıkışmış, böyle anlarda hep yaptığı gibi, “neden erkek değilim?” diye hayıflanmıştı. O zaman hasta annesine sahip çıkabilir, dışarıda çalışıp para getirebilirdi. Kaçıncı defa erkek olmadığına içerlemişti, bilmiyordu.

Doktorun söyledikleri maalesef yapılamamış; parasızlıktan dolayı eve ancak, en temel ihtiyaçları alabildikleri için zavallı kadın günden güne mum gibi erimişti. Fatma, birkaç defa Aynur Hanımı sıkıştırmış; haber verilebilecek akraba, yakın kim var, öğrenmek istemişti. Ancak; kadın ser veriyor sır vermiyordu; söylediğine göre, kimi kimseleri yoktu.

“Olur mu öyle şey? Ağaç kabuğundan çıkmadınız ya! Senin anan, baban, kardeşin yok diyelim; ölen kocan da mı kimsesizdi be kadın!” demişti kızgınlıkla.

“Aynen öyle! İkimiz de öksüz yetimiz Fatma”, demişti Aynur Hanım, acı bir tebessümle.

Ne kadar üstelese bir o kadar içine kapanıyordu hasta kadın, mavi gözleri sorularla hüzün kuyusuna dönüyordu sanki.

“Kendini düşünmüyorsan, şu zavallı yavrucağı düşün. Okul, ev arasında harap oluyor garibim. Allah korusun! Sana bir şey olursa, ne olur hali? En azından, haber verilecek birileri vardır.”

“Yok! Olsa da bize bir faydası yok Fatma.”

Daha fazla ısrar etmenin bir anlamı yoktu. Ama tekrar denemekten de vazgeçecek değildi. Fatma bunları düşünürken, sokakta uzaklaşan kızın arkasından bir süre baktı; sonra, diğer kadınla sohbetine kaldığı yerden devam etti.
İpek, hızlı adımlarla iki katlı, yıkıldı yıkılacak gibi duran, mavi boyalı evin önünde durdu; üst kat oturulamayacak kadar harap olduğundan boştu. Poşetleri yere koyup, bir süre cebinde anahtarları aradı; söylenerek ahşap kapıyı açmaya çalıştı.
“Son derse sözlü koymak da ne? Önceden haber vermeden üstelik! İstediğim notu da alamadım, annem duymasın bari…” İçeri girip, çabucak kapıyı ardından kapadı, kafasını uzatarak seslendi.

“Anneciğim, ben geldim; neredesin?”

“Buradayım kızım.” Salondan sesleniyordu kadın.
Küçük kız, üstündekileri çıkarıp girişteki askıya astı. Ev; bir oda ve bir salondan ibaretti. Girişteki dar hol, fazla bir eşya koymaya olanak tanımıyordu; bir boy aynası, askının yanında duvara monte edilmişti. Şalını çıkarınca, saçları bir ipek yığını gibi omuzlarına döküldü; elindeki tokayla aynanın karşısına geçip toplamaya çalıştı.

“Öff, dibinden kesmek lazım bunları”, dedi sıkkın bir sesle.
Kızıl kahvenin her tonunu barındıran saçları, güneşte bir renk cümbüşü sunuyordu adeta… Zaman zaman, arkadaşları arasında, “Doğuştan boyanmış, şuna bak! Uğraşsan aralara böyle güzel renk atamazsın”, şeklinde şakalara bile konu oluyordu. Kumral kaşları, hafif bir kavisle, koyu mavi gözlerinin üstünde uzanıyordu. Saçları ve gözleri annesine benziyordu. Babasının, ilk bakışta vurulup kalmasının nedeni de, annesinin alışılmadık güzelliği değil miydi zaten?
Aynur, içeri giren kızına sevecen nazarlarla baktı. Fersiz gözleri, İpek’i görünce parlamıştı bir an. “Ne kadar da güzel!” diye geçirdi içinden. Bir yanı bundan mutlu olurken; diğer yanı, çaresizlik içinde bunun, küçük kızı için ileride ne büyük bir sıkıntı olacağını düşünüyordu. Tecrübeli anne gözleri, daha ergenliğin içinde olan küçük kızın, büyüyünce nasıl muhteşem bir kadına dönüşeceğini görüyor; bu durumun gelecekte ne tür tehlikeler doğuracağını anladığından, için için korkuyordu.

“Gel yavrum, nasıl geçti okulun? Gecikince merak ettim seni.”

“Öğretmen son derste sözlü yaptı; haberimiz yoktu. Sen n’aptın anneciğim, öğlen yemeğini yedin mi? Üstümü değiştireyim, hemen bir şeyler hazırlarım; ben de çok acıktım zaten.”

Hasta kadın, yüzünde hafif bir tebessümle, cıvıldayan küçük kızını izliyordu. Yaşından büyük sorumluluklar almıştı hep; onun, bir gün bile yakındığını duymamıştı. Küçük, oval yüzünde laciverte dönen koyu mavi gözleri ve minik, kalkık burnuyla cennetten düşmüş bir meleği andırıyordu. Baharı andıran pembe dudakları, zaman zaman muzipçe bükülüp sahibine yaramaz bir kedi ifadesi veriyor; insanda, sarılıp sevmeyle canını acıtma arası bir his uyandırıyordu.
Kimseyle didişmeyi sevmeyen, yolda sokakta gördüğü hayvanları bile kendisine dert eden bir mizacı vardı. Çok sosyal olmamasına rağmen, insanları mıknatıs gibi çeken garip bir elektriğe sahipti. Okulda, öğretmen ve arkadaşları tarafından çok sevilmesinin bir nedeni buydu. Tabi bir de, herkesten farklı, Allah vergisi zekası ve sezgi kabiliyeti vardı. Kendisini, ukalalık yapmadan, öyle ince bir şekilde ortaya koyuyordu ki; çevresindekiler ister istemez ona yaklaşma ihtiyacı duyuyor, çekim alanı içine girince de, yörüngede dönen ay misali çıkamıyorlardı.
Aynur hep, “güzellik anneden, zeka babadan” diye düşünmüştü. Gerçi kendisi de fena sayılmazdı; ancak, kocasıyla kendisini kıyaslamayı hayal bile edemezdi; o derece hayrandı ona…

“Ah! O hayatta olsa böyle mi olurdu? Bu durumlara düşer miydik? Mutlaka bir çaresini bulurdu”, diye düşündü. “Suat, ne yapmalıyım? Kızımız için gururumu yok sayıp, onlara gitmem gerek; biliyorum! Ama, o kadar zor ki sevgilim! Yalvarmak, hele de kapısından kovulduğum yere gidip yalvarmak… İpeğim, benim nazlı bebeğim! Böyle olmamalıydı…” diyerek eşiyle konuştu içinden.
İpek, onların çiçeği, aileler tarafından onay verilmeyen bir aşkın çocuğuydu. Geçmiş, acı bir şekilde gözlerinin önünden geçti, iri bir damla göz pınarlarından taştı. Ekrem Beyin öfkeli yüzü, Melek Hanım’ın, “Yapma Ekrem, ne olur!” diyen titrek sesi…
Suat’ın vefatı sonrası, aralarında geçenlere rağmen, kızının geleceği için kapılarına gitmişti; İpek, yanında yoktu. Ne kadar zor durumda olduklarını anlatıp, yalvarmıştı genç kadın. Ama nafile! Oğlunun, kendilerini dinlememesi bir yana, bir de ölüm haberi, yaşlı adama tokat gibi çarpmıştı. O acıyla, Aynur’a daha da sert davranmıştı.
“Defol! Yüzünü bile görmek istemiyorum”, diye bağırmıştı. Genç kadın, kayınpederinin öfkeden kızarmış yüzüne bakakalmıştı.
“İpek… Yavruma acıyın. Gözünüze bile gözükmeyiz. Nasıl geçiniriz? Hiç param yok, sefil olur kuzum”, demişti ağlamaklı bir sesle.

“Onu, oğlumu baştan çıkarmadan önce düşünecektin. Sürün!” demişti, kin dolu bir sesle yaşlı adam.

“Ekrem! Lütfen hatırım için…” diyordu Melek Hanım, artık o da ağlıyordu.
Maalesef, iki kadının gözyaşları yumuşatamamıştı yaşlı adamın kalbini. Kapı, sert bir şekilde yüzüne kapandığında, hıçkırıklarını tutamamış; çaresizce eşiğe çökmüştü. Bir yandan kocasının acısı, bir yandan yavrusu için yaşama tutunmak zorunda kalması… Hangisi daha zordu, karar veremedi. Ne kadar kalmıştı o kapıda, hatırlamıyordu. Omuzuna dokunan elle kendine gelmişti. Bahçıvan Veli’ydi; acıyan gözlerle bakıyordu ağlayan kadına.

“Kalk kızım, ne yapsan boş… Beyin kalbi nasır tutmuş. Bir zaman sonra yumuşar inşallah, belli mi olur? Hanımım, bunu sana gönderdi.”
Genç kadına bir zarf uzatıyordu. Aynur, bir an kararsız duralamıştı. Gurur yapacak hali kalmamıştı artık… Uzanıp, zarfı almış; elinin tersiyle gözlerini silip, ayağa kalkmıştı.

“Beni istediği kadar cezalandırsın! Ama yavrumun hiçbir suçu yok. İpek, onun torunu! Onun kanından! Bu yaptığı çok, çok ağır…”
Ayaklarını sürükleyerek evden uzaklaşmıştı. Zavallı kadın, bahçe kapısından çıkarken, bahçıvan sessizce ardından bakmıştı. Yaşlı Veli’nin bile gözleri dolmuştu. Bilirdi beyin ne kadar sert olduğunu; ama, bu kadarını o bile tahmin edememişti.
Bu olayın üzerine birkaç gün kendisine gelemedi genç kadın; sonra silkelendi. İpek, annesinin etrafında dört dönüyor; ona da bir şey olacak diye korkuyordu. Neyse ki; genç kadın yavaş yavaş normal hayata dönmüştü. Eşinin zamansız ölümü içini yakmaya devam ediyor; kendisini suçlu hissediyordu. Ekrem Bey’in sözleri aklından bir türlü çıkmıyordu. Genç adama, baştan “evet” dememeliydi. Ama gel gör ki, Suat’ı sevmişti; belki de onun kendisini sevdiğinden daha fazla…

Ekrem Bey, oğlunun evlilik kararını kabullenememişti. “Evlatlıktan reddederim seni!” demişti. Ancak, delikanlı dinlememişti. Aynur için evlilik hayatları bir rüya gibiydi. Suat için sefalet düzeyindeki şartlar, onun için sorun değildi; alışkındı zaten… Bütün yaşamı zenginlik ve refah içinde geçmiş olan genç adam için yeni hayatına alışmak epey zor olmuştu. Aynur’a olan aşkı eşsiz bir güç veriyordu. Evlendikten bir yıl sonra İpek doğmuştu; kıt kanaat geçiniyorlardı. Ekrem Bey, oğlunun iş imkanlarını elinden geldiğince engelliyordu. Amacı, onun pes edip geri dönmesiydi; ancak, Suat vazgeçmedi kararından.

Babasının engellemeleri nedeniyle sosyal güvencesi olmadan çalıştığı iş yerinde geçirdiği kazada vefat ettiğinde, ardında bıraktığı eşi ve çocuğu ortada kaldı. İpek, babasını kaybettiğinde henüz on yaşındaydı. Aynur, son çare olarak kocasının ailesine gitmiş, onlar da gözlerini bile kırpmadan kapıyı göstermişti.

“Buraya kadarmış” diye geçirdi içinden, fazla vakti kalmadığını hissediyordu. “Sana kavuşmak en büyük dileğim sevgilim. Ah, İpeğim olmasa… Onun için yapmalıyım biliyorum”, diye düşündü. Kızarmış gözlerinden bir damla süzülürken, küçük kızın mutfaktan şakıyan sesini dinledi.
“Yarın çok geçmeden yapmalıyım”, dedi kendi kendine. Bir karara varmış olmanın huzuruyla gözlerini kapadı.

Makale Kategori
İpek Böceği
http://www.mirayelkenci.com

Aşka aşık olanlar, imkansızı sevenler sayfama hoş geldiniz. Yeşilçam tadında hikayeler, günümüz versiyonuyla nasıl olur diyorsanız, buyurun okumaya... 💃

Comments are closed.