*-*
Kas 18, 2017
158 Okunma
Kalbine Ket Vurmak; Nereye Kadar? (Bölüm 17) için yorumlar kapalı
2 0

Kalbine Ket Vurmak; Nereye Kadar? (Bölüm 17)

Yazar :

Mayısa birkaç gün kala, havalar aniden bozmuştu. İpek, o sabah hüzünle uyandı; dışarıdan, cama vuran yağmurun sesi geliyordu. Bir an, sıcacık yatağından çıkmak istemedi; yorganın altında büzüldü. Geçen sene, bugün… Tam, bir yıl olmuştu! Hayatının ışığı gideli, bu dünyada yapayalnız kalalı…
“Zaman ne kadar hızlı geçiyor”, diye düşündü.” İsteksizce yataktan kalktı, ağır hareketlerle kotunu giyip, üzerine kırmızı siyah kareli gömleğini geçirdi; gür saçlarını arkadan toplayıp, odasından çıktı. Niyeti, kahvaltıdan sonra annesinin mezarına gitmekti.
Merdivenin başında, yukarıdan inen Levent’le karşılaştı; sanki, kalbi bir vuruşunu atlar gibi oldu. Genç adam, kol düğmelerini iliklemeye çalışırken, ona doğru yürüyordu; İpek’i görmemişti. Üzerinde kar beyazı gömlek, koyu renk pantolonuyla moda dergilerinden fırlamış gibiydi. “Gerçi, onlardan daha yakışıklı”, diye düşündü kız, elinde olmaksızın. Bu arada, adamın elindeki siyah beyazlı kol düğmesi fırlamış, İpek’in ayaklarının dibine düşmüştü. Kız eğilerek, ışıldayan kol düğmesini aldı, doğrulup ona baktı.
“Günaydın”, dedi, kol düğmesini ona doğru uzatarak.
Levent, kızın sabah sabah, yine bu kadar güzel, bu kadar taze olmasına sinirlenerek, uzanıp kol düğmesini aldı. “Günaydın”, dedi, biraz da sabırsız bir sesle, “Bir türlü iliklenmedi lanet şey!”
Adam, kendisine doğru dürüst bakmamıştı bile. Üzgünce kirpiklerinin altından onu süzdü, “Yardım edeyim isterseniz?”

Bu teklifle Levent başını kaldırmış, göz göze gelmişlerdi. İşte, yine o elektriklenme olmuştu! Genç adam, bir şey söylemeden düğmeyi uzattı, kısa da sürse, ellerinin teması kızın tenini yaktı. Genç kız, kol düğmesini yerine takarken gözlerini çekmişti. Adam, başını eğmiş işini yapan kızın, ince kemikli güzel yüzünü, şeffaf tenini süzdü. Lacivert gözlerini çevreleyen kirpiklerin gölgesi yanaklarına düşüyordu. Erkek için, bu kadar yakın olup, bu güzel yaratığın sıcaklığında eriyememek eziyet gibiydi.
“Hah, oldu işte!” dedi, başını kaldırarak. O an, genç adamın ihtirastan, eladan yeşile dönen, alev alev gözleriyle karşılaştı. Ne yapacağını bilemedi, kalakaldı. İçgüdüsel bir şekilde, diliyle dolgun dudaklarını ıslattı; bu hareket, erkeğin gözünden kaçmadı. Bir an, her şeyin canı cehenneme diyerek, kızı kendisine çekmek, o dolgun pembe dudakları ağzıyla kapatıp, tadına bakmak istedi. Göründüğü kadar lezzetli miydi acaba? Hayal gücü daha da fazlası için çalışmaya başlamıştı ki “Dur!” dedi. “Geri dönülmez yola girmeden önce dur!”

Genç adam, “Teşekkürler”, diyerek bir adım geri çekildi, kızın önden inmesi için eliyle işaret etti. Önünde yürüyen narin bedeni istemsizce süzdü; uzun, at kuyruğu yapılmış saçlarını, narin omuzlarını, incecik belini… Üzerine oturan kotu, dar ama bir o kadar seksi kalçalarını ortaya çıkarmıştı. “Lanet olasıca!” dedi içinden, “Bu kadar çekici olmak zorunda mı?”
Yukarıda yaşadığı kalp çarpıntısıyla dolu anlardan sonra, onun bakışları altında kahvaltı yapmak, İpek için çok zor olmuştu. Bir iki defa göz göze geldiler. Genç adam içindeki yangını söndürmüş, her zamanki lakayt ifadesini takınmıştı. İpek, artık ne düşüneceğini bilemez durumdaydı.

Kahvaltıda Mine yoktu, erkenden kalkıp okula gitmişti; bu sene bitirecekti, azmetmişti. Cahide Hanım da, arkadaşlarıyla dışarıda bir kahvaltı programı yaptığı için inmemişti. Ekrem Bey, masanın başında, sessizce çayını yudumluyor; arada bir, fark ettirmeden ikisini süzüyordu. Yaşlı adam, torunuyla yeğeni arasında sezdiği gerginliği neye yoracağını bilemedi. Kalbine düşen şüphe, bir an onu sevindirdi. Böyle bir şey, mümkün olabilir miydi? “İnşallah!” dedi içinden; eğer öyleyse, vicdan azabı çekmesine gerek kalmayacaktı.

Levent’in o sabah acelesi yoktu. En azından, bu sabah karşısındaki bahar tazeliğindeki kızı, doyasıya izlemek istiyordu. Onun, zarafetle ağzına attığı lokmalar bile adama keyif verdi. Birkaç saatliğine kalbine izin vermişti, mantığını takmayacaktı. Kahvesini yudumlarken, arada, onun güzel yüzünü seyrediyordu. “Tablo gibi, muhteşem”, diye geçirdi içinden. Narin parmaklarının her hareket edişinde, kafasında canlanan uygunsuz hayallerle boğuşup duruyordu. Sonra bu düşüncesine kızarak, silkinip kendisine geldi, dönüp amcasıyla sohbet etmeye başladı. Kahvaltısını bitiren genç kız müsaade isteyerek masadan kalktı.

“Eee…” dedi Ekrem Bey, “Cahide yapmış yine yapacağını; üstelik bu seneki davet, Sait Halim Paşa Yalısında olacakmış, öyle mi?” Hafif müstehzi bir ifadeyle yeğenine bakıyordu.

“Evet amca, kurtulamadım yine… Aman, ne yapayım? Versin davetini de, partisini de… En azından, bu kadarla kalıyor. Allah korusun, her ay yapsa halimiz ne olur?” dedi Levent. Amca yeğen gülerek, konuşmalarına devam etti.

Odasından montunu ve çantasını alan İpek, aceleyle evden çıkmıştı. Hava yağmurluydu, tıpkı bir sene önceki gibi… Gideceği yer, çok uzak olduğu için hızlı davranıyordu; şemsiyeye rağmen ıslanma ihtimali yüksekti. İstanbul’un, cehenneme dönen sabah trafiğinde, Fatih’e iki saatte varabildi. “Yine de iyi geldim”, diye düşündü. Otobüsten indikten sonra, ara sokaklardan on beş dakika yürüyerek, mezarlığa gelmişti.
Mermer mezarın köşesine oturdu; sanki annesi hissedecekmiş gibi mezar taşını okşadı. Aynur Hanımın mezarı, rengarenk çiçeklerle adeta bir bahçeye dönmüştü. Çevresindekilerden hemen ayırt edilebiliyordu. Başına siyah bir şal örtmüş olan kız, boğuk bir sesle bildiği duaları ardı ardına okudu; en sonunda, “Amin!” diyerek ellerini yüzünü kapadı.

“Anneciğim, biliyorum beni duyuyorsun canımın içi. Ben çok iyiyim, merak etme! Dedem benimle ilgileniyor; garip ama, sanırım vicdan azabı çekiyor. Sen haklıymışsın, o kadar kötü bir insan değil, sadece kibirli…”
Bunları söylerken, yüzünde yarı ağlamaklı, yarı müstehzi bir ifade belirmişti, devam etti. “Bu arada, derslerim de çok iyi… Şu üç yıl çabucak geçse de işe başlasam, kendi ayaklarımın üzerinde durabilsem… Kimseye muhtaç olmadan, sığıntı gibi yaşamadan! O zaman, en az onlar kadar hayata muktedir olduğumu, gücümün yettiğini görecekler…”

Sözünün burasında tıkandı, aklına o düştü. “Belki bir gün o da, eşiti olduğumu görür, beni aşağı görmekten vaz geçer”, diye geçirdi içinden.

Sesi alçaldı, fısıltıyla; “Söyle bana! Kızlar, annelerinin kaderini mi yaşar, bundan kurtuluş yok mudur? Senin kadar güçlü olamam ki ben? Şu an ne kadar zayıfım! İpek böceğin yapayalnız…”

Fısıltıları, tutamadığı hıçkırıklarla kesildi; “Bilsem ki, bu örtünün altında birlikte olacağız, kızmayacaksın bana; bugün gelirim yanına! Eksiğim sensiz, üşüyorum anneciğim, çok üşüyorum…” diyerek, feryat etti.

Mezar ziyaretinden sonra, Fatma Teyzesine uğramış, sarıldığı kadından uzun süre ayrılmayarak, annesinin kokusunu aramıştı. Onun bu hali, kadıncağıza da dokunmuştu. “Ah kızım”, demişti, “Ölüme çare yok, ne yaparsın? Bir gün hepimizin gideceği yer.”
Sonra, kızı kollarından tutup, uzaklaştırmış, uzun uzun seyrederek, “Sen de gün geçtikçe güzelleşiyorsun be yavrum, maşallah!” demişti. “Keşke anneciğin de yaşayıp görseydi…” Bunu söylerken, o da kendine hakim olamamış; birkaç damla yaş, kuru, esmer yanaklarından kayıvermişti.
Eskileri yadederken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Kızcağız, istemeye istemeye veda edip ayrıldı. Bir zamanlar, annesinin anılarıyla dolu olan mahalleden çıkarken, geçmiş tahmininden de hızlı bir şekilde uzaklaşıyordu.

Bölüme başlayıp bir solukta bitiriyoruz, değil mi? Bu sefer biraz kısa oldu, farkındayım; ancak, ilerleyen kısımlar epey uzun olacak… Motivasyon için oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. 😉

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.