*-*
Kas 9, 2017
154 Okunma
Levent Akçacızade (Bölüm 1) için yorumlar kapalı
0 0

Levent Akçacızade (Bölüm 1)

Yazar :

İstanbul, Four Seasons Bosphorus Otel, Günümüz…

Lüks otelin seminer salonu, hıncahınç dolmuştu. Kalabalığın çoğunluğunu, takım elbiseli erkekler oluşturuyordu. Kadınlar, şık döpiyesleri ve zarif takıları ile bu kalabalığa daha da seçkin bir hava veriyordu. Türk Sanayici ve İşadamları Derneğinin, yıllık yapmış olduğu organizasyona ülkenin ileri gelen iş insanları katılıyordu. Açılış konuşmasından sonra, program kapsamındaki kişiler konuşmalarını yapmış; verilen öğle yemeği arasının ardından, herkes yerine dönmüştü. Sahneye topluca, ellili yaşlarda bir adam çıktı; herkesin saygı duyduğu Dernek Başkanıydı.

“Şimdi, bu seneki başarılı çalışmaları ile adından çok söz ettiren, aynı zamanda yılın vergi rekortmeni listesindeki kuruluşlardan olan, Akçacızade Holdingin Yönetim Kurulu Başkanı Levent Akçacızade’yi, plaketini alması için sahneye davet ediyorum.”

Ön sıralardan, uzun boylu, yapılı bir adam yerinden kalktı, çevik adımlarla sahneye çıktı; ödülü
alarak başkana teşekkür etti, mikrofona geçti. Genç adam, bir doksana yakındı; özel dikim takım elbisesine rağmen, vücudunun yapısından, iş harici sporla da çokça ilgilendiği belli oluyordu. Elinde metin olmaksızın, rahat bir şekilde konuşmaya başladı; arada yaptığı espriler, topluluğa şen kahkahalar attırıyordu. Adamın, zeki ela gözleri kalabalığın üzerinde geziniyor; geniş alnına düşen koyu renk saçlarını, farkında olmadan eliyle geriye atarken, salondaki kadınlarda garip bir heyecana neden oluyordu.

“Böyle sevgilim olsun, dünya kadar borcum olsun!”

Kalabalıktaki genç kadınlardan bir tanesi, yanındakine fısıldamıştı. İki kadın, ufak bir kahkaha attı; sonra tekrar sahnedeki adama odaklandılar. Salondaki, neredeyse her bekar genç kadının hayallerini süsleyen Levent Akçacızade, bir an gülüşenlerle göz göze geldi; sanki, hakkında konuşulanları hissetmiş gibi çapkın bir bakış atarak, tekrar konuşmasına geri dönüp, devam etti.

“Kuşkusuz; bu günleri babam Ender Akçacızade görse, çok gurur duyardı! Ödülü, çok erken yaşta kaybettiğim babam ve Akçacızadelerin bugünlere gelmesinde büyük emeği olan, amcam Ekrem Akçacızade adına alıyorum; teşekkürler!”

Genç adamın sesi, babasının hatırasıyla bir an boğuklaştı; sonra, elindeki ödülü havaya kaldırdı; alkışlar arasında tebessüm ederek, platformdan aşağı indi. Yerine oturana kadar, özellikle kadınların bakışları kendisini takip etti. Yanındaki yaşlıca iş adamıyla koyu bir sohbete daldı.

“Sizin gibi gençleri gördükçe, gelecekten ümitleniyoruz Levent Bey oğlum; inşallah, benimkiler de böyle olur. Şimdiki gençler hazırcı, eğlenmekten başka düşünceleri yok maalesef…”
“Sorumluluk verin, sizi şaşırtabilirler”, dedi genç adam; sesinin, tok, insanı etkileyen bir tınısı vardı.

Bir süre sonra program sona ermiş, kalabalık yavaşça dağılmaya başlamıştı. Levent de yanındakinden izin isteyerek kalktı. Akşam yetişmesi gereken bir uçak vardı; holdinge uğrayıp, birkaç düzenleme daha yapacaktı. Çıkışa yöneldiği sırada, ince bir kadın sesiyle durakladı.

“Levent Bey, tebrikler! Bu toplantılar da olmasa sizi göremeyeceğiz.”

Konuşan, orta boylu, sarışın ve hoş bir kadındı. Gaye Tansel, piyasadaki hırslı iş kadınlarından birisiydi. Kurduğu Tansel Hukuk Bürosu, özellikle uluslararası hukuk davalarında kazandığı başarılar ile tanınıyordu. Kadının ilgisi, Akçacızade Holdingden ziyade, holdingin genç CEO’suna yönelikti. Ama, bunu açık bir şekilde ortaya koyarsa, avını kaçıracağını anlayacak kadar da tecrübeliydi. Ancak, gözden uzak tuttuğu şey; karşısındaki erkeğin de, bu konularda ne kadar kurt olabileceğiydi.

Bir anlığına duraksayan adam, sıkıntıyla iç geçirdi. Gaye, iş ortamlarında zaman zaman karşılaştığı ve firmasından hukuki danışmanlık aldıkları bir iş kadınıydı. Genç kadının, denk geldiği toplantılarda, kendisine olan yaklaşımlarından ve ince mesaj içeren, ucu açık konuşmalarından niyetinin ne olduğunu anlamıştı. Ancak; bu mesajlar, onun nezdinde cevapsız kalmaya mahkumdu. Her şeyden önce, yapay sarışınlardan hoşlanmıyordu. Kovalanmayı sevmediği gibi, gelecek vadedecek; resmiyet doğurabilecek ilişkiler de ona göre değildi. Halihazırdaki sevgilisini, yurt dışına çıktıkça görüyordu. Hiçbir sözün verilmediği, kıskançlıkların, baskıların olmadığı bir ilişkiydi. Hem çakma sarışın da değildi. Bu düşünce, içinden güldürdü onu. Gelecek ay, bir Fransa seyahati vardı; Mari’yle birkaç gün de olsa görüşmek iyi gelecekti, rahatlatacaktı genç adamı.

“Teşekkürler Gaye Hanım, nasılsınız görüşmeyeli?”

“İyiyim teşekkürler, ya siz? Son toplantıda görüşemedik. Aslında, üzerinden geçmemiz gereken birkaç konu var, ben de sizi arayacaktım. Acaba, bir akşam yemeğinde halletsek nasıl olur?”

“Hukuk departmanımız her türlü ayrıntıyı görüşecek yetkiye sahip Gaye Hanım; Erol Beyle halledebileceğinize eminim.”

Genç adamın sesindeki keskinlik, kadının daha fazla ısrar etmesini imkansız hale getirmişti. Sarışının gözleri bir an hayal kırıklığıyla kısıldı, ama çabucak kontrollü ifadesini takındı.

“Tabii Levent Bey!”

“Şimdi! Yetişmem gereken bir yer var, izninizle.”

Hafif bir baş selamıyla, kadının yanından ayrıldı; hızlı adımlarla otelin çıkışına yöneldi. Şoför, talimat aldığı üzere arabayı girişe yanaştırmış, patronunu bekliyordu; saygılı bir şekilde kapıyı açtı.
“Buyurun Levent Bey.

“Sağ olasın Hasan.”

Genç adam, son model 4X4 SUV’un arka koltuğuna yerleşip, ceketini çıkardı; kravatını gevşetti. Kafasını arkaya dayayıp, gözlerini kapattı; bir an, baş ağrısı çekiyormuşçasına dudaklarını sıkmıştı. Koyu renk saçları, alnına düşmüştü yeniden; hafif kemerli burnu yüzüne asil bir ifade veriyordu. Standardın ötesindeki yakışıklılığı, cazibesinin farkında değilmiş gibi davranmak, onu daha da çekici kılıyordu.
Delikanlılık zamanlarından itibaren, etrafında kadınların pervane olmasına alışkındı. Bunlar, onun için önemli değildi; mühim olan, onun ne istediğiydi. Cinsellik ,hiçbir zaman sorun olmamıştı; kadınları seviyordu; onlarla güzel zaman geçirmeyi, gezmeyi, çizdiği sınırlar içinde paylaşmayı, sevişmeyi…
Levent Akçacızade’nin birlikte olacağı kadınlar sınıfına girmek, ayrı bir başarıydı; O’nu yakından tanıyanlar, bunu bilirdi. Bu anlamda, oldukça seçiciydi; özellikle hoşlandığı sarışınlardı. Ama, aynı zamanda, belirli bir entelektüel düzeye de sahip olmalıydı. Bununla birlikte, karşısındakini kandırabileceğini sanan, sözde zeki, özde aptal insanlardan nefret ederdi. Aşka inancı yoktu; karşısına çıkan kadınlar bu duyguyu peşinen öldürmüştü. Bunda, annesiyle babasının pek örnek gösterilemeyecek ilişkilerinin de etkisi vardı. Kuzeni Suat’ın, ailesini hiçe sayarak, bir kadının peşinden gitmesinin; amcası ve yengesinde yarattığı duygusal travmayı bire bir görmüştü. Aşk, hastalıklı bir duyguydu; zayıf ve kontrolsüz insanlar içindi ona göre. Zamanı gelince evlenecekti elbette; ancak, henüz bunun acelesi yoktu. Kafasındaki hayat arkadaşını bulmak zor olmasa gerekti; bu mesele, birkaç yıl daha bekleyebilirdi. Yapılacak işler, gezilecek yerler, en önemlisi koklanacak çok çiçek vardı. Herhangi bir bağ ve sorumluluk olmadan…

“Şu Ankara işi çıkmasaydı, biraz arkadaşlarla takılırdık”, diye içinden geçirdi. Hafta sonuna iş koymayı sevmiyordu aslında; ancak, aldığı sorumluluklar buna izin vermiyordu. Telefonun sesi üzerine gözlerini açtı; ekranı kaydırıp, kulağına götürdü. Karşısındakinin konuşmalarını dinledi bir süre; sonra, yüksek sesle kahkaha attı.

“Yok be oğlum! Çalışıyorum maalesef… Otelden yeni çıktım, ofise uğrayıp, oradan eve geçeceğim. Akşam da, Ankara’ya gidiyorum; malum, şu ihale meselesi…”

“Çalış, çalış nereye kadar be dostum? Boş ver! Gel, takıl bize; sabah erkenden gidersin. Valla, bu akşamki ekip taş! Öyle böyle değil, çok eğleneceğiz.”

“Şeytan mısın, nesin Meriç? Yoldan çıkarmada, senden iyisi yok valla”, dedi genç adam gülerek. Camdan gelen güneş ışığında, gözlerinin yeşil hareleri parlıyor; yüzüne, yaramaz bir çocuk ifadesi veriyordu.

“Bu seferlik beni mazur gör kardeşim; başka sefere söz, eğlencenin dibini bulacağız.”

“Hadi, öyle olsun! Hatunlar, gelmeyeceğini öğrenince çok bozulacak” dedi Meriç, uzun bir of çekerek.

“Eee, o da senin sorunun…”

Telefonu kapatırken, karşısındaki adam hala söyleniyordu. Maslak’taki holding plazasına yanaşmışlardı. Arabadan çıkıp, ofisin bulunduğu kata çıkmak için hızlı adımlarla ilerledi. Çalışanlar, korkuyla karışık bir saygıyla yol veriyorlardı genç adama. Ofisine doğru geçerken, girişte oturan asistanına seslendi.

“Tülay, ihale dosyasını kap, yanıma gel!”

Patronunu görünce ayaklanan esmer kız; yirmili yaşlarda, hoş giyimli, tipik plaza çalışanıydı. İhale dosyasıyla birlikte elinde ajandası, hemen patronunun odasına koşturdu. Onun ne kadar sabırsız ve sert olduğunu biliyordu; üç yıldır, her huyunu ezberlemişti. Öyle olmasa, şimdiye çoktan gönderilirdi; bunun, fazlasıyla bilincindeydi. Çabucak istenilenleri not alıp, dışarı çıktı. Allahtan iki aya kadar evlenecekti; yoksa, genç adam yüzünden kalp ağrısı çeken güruha bir kişi daha eklenecekti. Genç asistan, bu düşünceyle güldü. Holdingte ne kadar bekar arkadaşı varsa, Levent Akçacızade’ye hayrandı. Adamı, birkaç saniyeliğine bile olsa görmek için, bir şeyler bahane edip, geliyorlardı. Ancak, genç patron bir gün, asistanını gereksiz kişilerin kata gelmemesi yönünde fırçalayınca, ziyaretlerini kesmek zorunda kalmışlardı.

“Tülay! Herkes işini yapacak. Burası iş yeri, her bir dakikanın önemi var. İşi olmayan kimseyi, bu katta istemiyorum; anlıyor musun beni?” demişti, sabrı tükenmiş bir şekilde.

“Eee, evet efendim!” diye kekelemişti genç asistan. Levent Akçacızade, bir emri ikinci defa tekrarlamazdı; herkes bunu bilir, ona göre davranırdı. Tekrara düşmek, kontrol ve zaman kaybı demekti; genç CEO’nun kurallar kitabında yazan buydu…


Makale Kategori
İpek Böceği
http://www.mirayelkenci.com

Aşka aşık olanlar, imkansızı sevenler sayfama hoş geldiniz. Yeşilçam tadında hikayeler, günümüz versiyonuyla nasıl olur diyorsanız, buyurun okumaya... 💃

Comments are closed.