*-*
Kas 9, 2017
187 Okunma
Okul Bitti (Bölüm 10) için yorumlar kapalı
0 0

Okul Bitti (Bölüm 10)

Yazar :

“Acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık. Öğretim dönemi boyunca, gerek başarılı çalışmalarıyla, gerekse örnek gösterilecek davranışlarıyla, hepimiz için iftihar vesilesi olan öğrencilerimizi buraya davet ediyorum.”

Okulun müdürü, uzun konuşmasının sonunu böyle bağlamış; sırasıyla takdir, teşekkür belgesi alan öğrencilerin isimlerini anons ederek sahneye alıyordu. Bütün lise öğrencileri sınıflar halinde toplanmış, sahneye davet edilen, müdürün deyimiyle “iftihar tablosuna” bakıyorlardı. Her sınıf, kendilerinden sahneye çıkan arkadaşını coşkuyla alkışlıyordu.
“Şu ineklere bak, işleri güçleri ders çalışmak, başka da bir şeyden anlamazlar.”
Bunu söyleyen tombiş Güler’e, etrafındakiler gülerek katıldı. Kızların tavrı, “kedi ulaşamadığına mundar dermiş” lafını aratmıyordu. Aralarında duran İpek, biraz kırgınlıkla baktı arkadaşına.

“Bence haksızlık ediyorsun Güler’ciğim”, dedi.

“Alınma kızım ya, sen hariç! Çalışmasan da hepsini siler süpürürsün, senin zeka Allah vergisi. Bak, birinci de sen olacaksın, var mısın iddiasına? O sümüklü Birol’a kaptırmayız birinciliği, madalya bizim, ehhee…”
Kızların kıkırdamasına, erkek öğrenciler de katılmış, Güler’in söylediklerini tasdik edercesine hepsi bir kafadan konuşmaya başlamışlardı.

Sadece sınıfında değil, okulunda da çok seviliyordu İpek. Ağırbaşlı tavırları, başarılı sınav sonuçlarına rağmen, ukalalıktan uzak, sevimli halleriyle kendisini sevdirmesi bir yana; son dönemde yaşadığı kayıp, herkesin kıza acımayla karışık bir sempati duymasına neden olmuştu.
“İlahi Güler! Benim çok ümidim yok ya, hadi hayırlısı…” dedi İpek.
“Şimdi de okul dönemi boyunca, başarılarıyla ilk üçe giren arkadaşlarımızı çağırıyoruz”, dedi müdür.

“Lise üçüncümüz, Fatma Karademir…”
Esmer, kısa boylu bir kız öğrenci çıktı; belge ile verilen ödülü alıp, alkışlar arasında yana geçti. Şimdi herkes, ikinci için nefesleri tuttu. Eğer İpek’in adı okunursa, birincilik Birol’a gitmiş demekti.

“Bu sene lise birincimiz ve ikincimiz arasında puan farkı çok az, ikisi de çok değerli arkadaşlarımız. Şimdi ikincimiz…” Sanki bilerek yapıyormuş gibi durakladı.
“Birol Bakar…”

İpek’in sınıfındakiler bir çığlık attı, kızı kollarına almışlar, hoplatıp duruyorlardı. Platforma çıkan uzun boylu, gözlüklü ve sivilceli erkek öğrenci, biraz buruk bir sevinçle müdürün elini sıktı. O da elinde belgesi ve ödülüyle yan tarafa geçti.

“Şimdi de birincimiz, İpek Akçacızade!”
Sadece sınıfı değil, bütün okul öğrencileri var güçleriyle alkışlıyordu. Gri okul formasıyla platforma çıkan kızın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Müdürden ödülüyle belgesini alıp, kalabalığa döndü.

“Bu başarıda, öğretmenlerimin ve en önemlisi, şimdi hayatta olmayan annemin katkısı çok büyük; ben, öğretmenlerime çok teşekkür ediyorum…” Durakladı.
“Keşke annem de bugünleri görebilseydi…” Gözleri buğulanmış, sesi titremeye başlamıştı. “Herkese çok teşekkürler”, diyerek yan taraftaki arkadaşlarının yanına geçti, onları tebrik etti.
Bir dakika içinde sahneye, karınca sürüsü gibi öğrenciler doluştu. Arkadaşları, İpek’i çevrelemiş; hep bir ağızdan bağrışıp duruyorlardı.

“Bizim kafeye gidiyoruz, bunu kutlamamız lazım”, dedi Güler.
Diğerleri de bağıra çağıra bu fikri desteklediler. İpek ne diyeceğini bilemedi. İki aydır, sanki her şey normalmiş gibi hissettiren tek olay, buydu. Gençliğinin verdiği yaşama isteği, devam etme arzusu galip geldi. “Peki” dedi. “Önce Hasan Efendiye haber vereyim, ben de oraya gelirim.”
Bir müddet sonra kalabalık dağılmış, ortada tek tük öğrenciden başka kimse kalmamıştı. İpek, Hasan Efendiye, kutlama nedeniyle biraz gecikeceğini haber vererek, arkadaşlarının yanına gitmişti. O gün, genç kızın yüzünün gülümsediği nadir anlardan biri olmuştu.
Arkadaşları; İpek’in, ünlü Akçacızadelerden olduğunu öğrenince önce şaşırmış, sonra meraklı sorularla kızcağızı sıkıştırmışlardı. “Efendim köşk nasıldı? Kaç hizmetçi, kaç araba vardı? Ama en önemlisi, Levent Akçacızade gerçekten o kadar yakışıklı mıydı? Bla blaa…”
İpek, her birine elinden geldiğince cevap vermişti. Ama son soruya cevap vermek biraz güçtü. “Evet, yakışıklı ama nasıl desem; itici, çok ukala! Buz gibi üşütüyor insanı…”

İpek’in bu cevabından, onun köşkte çok da rahat olmadığını anlamışlardı. Bunun üzerine, daha fazla üstüne gitmediler. Asıl istekleri, kızın kendilerini köşke davet etmesiydi. Ancak, onun sıkılgan hallerinden ve anlattıklarından bunun için uygun ortam olmadığını anladılar.

Ekrem Bey, bahçedeki kamelyanın altında oturmuş, bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da gazetesini okuyordu. Bir ara saatine baktı, kaşları çatıldı. İpek hala gelmemişti. Bugün mezuniyet töreni vardı, anlaşılan o yüzden gecikmişlerdi.

Ne hazindir ki, kimsesi olmayan torununun bu önemli gününe katılmak, aklına bile gelmemişti. Zaten kız da, pek uzak davranıyordu yaşlı adama. Zaman zaman onu, gözlerinde acıyla karışık bir garezle kendisine bakarken yakalıyordu. Gerçi son günlerde, biraz daha sakinleşmiş gibiydi. Yemek haricinde, onun ara sıra bahçede kitap okuduğunu görüyordu. Allah var, şimdiye kadar aşırı hiçbir halini görmemişti. “Annesine değil, çoğu yönü Suat’a çekmiş”, diye düşündü. Aynur’u ne kadar tanıdığı ya da tanımadığı, aklına bile gelmemişti. İpek’in ağır, olgun tavırları hoşuna gitmeye başlamıştı. Bunları düşünürken bir araba sesiyle irkildi.

“Hasan, geldiniz mi?” diyerek, ön kapıya seslendi.

“Evet Ekrem Bey.”
Arabadan çıkan şoför, koşturarak yanına gelmişti.

“İpek nerede? Karnesini bir görelim bakalım…” dedi. İçinden de, “Karneyi görmeyelim diye sıvıştı mı yoksa? İyi olmadığını tahmin ediyordum zaten”, diye geçiriyordu. Ancak, Hasan’dan duyduğu şeyle ağzı açık kaldı.

“İçeri geçti efendim. İlk defa onu yüzü gülerken gördüm. Ama normal; her gün okul birincisi olmuyor insan.”
Bunu söylerken, adamcağızın da yüzü gülüyordu. Sanki, birinciliği o almış gibi onore olmuş bir surat ifadesi vardı.

“Nasıl? İpek okul birincisi mi oldu?” dedi yaşlı adam, inanmaz bir ses tonuyla.

“Evet efendim, bir görseniz ne kadar alçakgönüllüydü. Müdür, öğretmenleri, hepsi çok güzel şeyler söylediler. Keşke siz de olsaydınız…” Hasan’ın alttan alta laf sokmasını bile farketmedi.

“Allah Allah! İnsan, böyle böyle, birinci olacağım, gelin demez mi yahu? Ne biçim çocuk bu, anlamadım…” diye söylendi Ekrem Bey.

“Beyefendi, gördüğüm kadarıyla küçük hanım kendisiyle ilgili şeylerde çok alçakgönüllü, anlatmayı sevmiyor. Maşallah! Bu zamandaki gençlerde görülmeyecek bir şey; çok terbiyeli, çok hanım…”

Daha devam edecekti ki, Ekrem Bey bir el işaretiyle adamı durdurdu.

“Bana, içeriden İpek’i çağırt Hasan Efendi” dedi.

Odasına yeni girmiş olan İpek, dedesinin isteğiyle apar topar yanına gelmişti. Üzerinde, üç yıldır giyilmekten eskimiş okul forması vardı. Ekrem Bey, torununu göz ucuyla süzdü.

“Gel İpek, yanıma otur çocuğum”, dedi. “Okuldan gelir gelmez, niye içeri kaçtın? İnsan, karnesini dedesine bir göstermez mi?”

Bu sitemle kız dudaklarını sıktı; sanki, ağzından çıkacaklara engel olmak ister gibiydi. “Görüp ne yapacaksınız? Sıradan bir karne işte”, dedi.

“Sıradan veya değil, ben görmek istiyorum, anlaşıldı mı küçük hanım? Şimdi, beni daha fazla kızdırmadan, al gel o karneyi! Benim sert yüzümü görmedin daha”, dedi.
Kız, yaşlı adamın bir hindi gibi kabaran öfkesine hayretle baktı. Tam da ilgili dedeyi oynayacak zamandı yani… “Bu kadar merak eden insan, okula gelirdi”, dedi içinden.

Odasına gidip aldığı karneyi, dedesine uzattı ilgisiz bir tavırla. Yaşlı adam, daha iyi görmek istermiş gibi gözlüklerini düzelterek, yerinde dikleşti. Elindeki bir okul karnesi değil de, dünya gizlerine vakıf, evladiyelik bir kitapmış gibi uzun uzun inceledi.

“Birincilik belgen nerede kızım? Onu niye getirmedin?” diye sordu.
Bu sefer şaşırma sırası İpek’teydi. Nasıl biliyordu? Ah, tabi, boşboğaz Hasan Efendi… Koşmuş, yetiştirmişti haberi.

“İçeride”, dedi kız. “Gerek var mı? Altı üstü bir belge işte…” dedi. Bu sözler üzerine, yaşlı adamın tek kaşı havaya kalkmıştı.
“Altı üstü bir belge mi?” diye söylendi. “O altı üstü dediğin şey için kimileri, gecelerini gündüzlerine katıyor; anaları babaları ne paralar akıtıyor, biliyor musun?”

“Olabilir”, diyerek omuzlarını silkti kız, dedesinin lafı üzerine yorum yapmak istemiyordu. Kendisinin de, annesini sevindirmek için ne kadar çok çalıştığını söylemesi; karşısındakini kızdırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Yaşlı adamın ön yargılı tavrını biliyordu.

Bir süre sessizlik oldu. Neden sonra, düşünceli bir sesle, “Üniversite sınavlarında iyi bir yeri kazanma ihtimalin yüksek öyleyse”, dedi dedesi. “Hadi hayırlısı kızım. Sen yeter ki kazan, ben senin yanındayım.”
Bu sözler kızı hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Geleceğe en azından umutla bakabilirdi; kim bilir belki de, anneciğinin onun için istediği o güzel şeyleri yapabilirdi.

“Teşekkür ederim efendim”, dedi yavaşça.

“Efendim değil, dede diyeceksin bana. Bak! Üç aydır bir şey demiyorum, artık misafirlik bitti, sen de bu evin kızısın…”.
Kızın itiraz etme teşebbüsünü tek bir cümleyle noktaladı. “Rica değil bu İpek, bir emir! Sen, başka türlüsünden anlamıyorsun kızım.”

Böylece dede torun muhabbeti başlamış oldu. Ekrem Bey, İpek’le ilişkisini düzeltmeye karar vermişti. Yaz tatili boyunca gözlerinin bozulduğunu bahane ederek, sık sık gazetelerini torununa okutmaya başladı. Bir süre sonra onun melodik sesi hoşuna gitmeye başlamıştı. İpek, farkında olmasa da, bu okuma seansları ona da iyi geliyordu. Yavaş yavaş ortama alışıyordu. Yaşlı adamın çayını veya meyvesini mutfaktan o alıp getiriyor; dede torun, sık sık kamelyanın altında bahçe sefası yapıyordu.

Bu durum, sesini çıkarmasa da Cahide Hanımın sinirine dokunmaya başlamıştı. “Bak sen fettana! Geldi, iki günde yerini yaptı; koskoca Ekrem Akçacızade’yi de ayarttı”, diye içten içe söyleniyordu. “Dur bakalım! Deden olmayınca ne yapacaksın? Bir ayağı çukurda; işte o zaman, geldiğin varoşlara geri döneceksin”, diyordu içinden hırsla.
Mine, annesinin olumsuz tavırlarının farkındaydı. Ancak, bu pek umurunda değildi. İpek’i, yapayalnız kalmış bir kedi yavrusu gibi görüyordu. Hayatında hiç kimseye böyle şefkatle yaklaşmamıştı. Ama bu küçük kızda, kalbinin en derin noktalarına dokunan, onu koruma ihtiyacına iten bir şeyler vardı. Birkaç defa annesini, İpek’i gereksiz yere azarlarken yakalamıştı. Mine, kızın kolundan tutarak, “Hadi İpek’ciğim, benim odama gidelim. Sana yeni aldığım elbisemi göstereyim, beğenecek misin bakalım?” diyerek uzaklaştırmıştı. Sonuncusunda, artık daha fazla dayanamamış; İpek gittikten sonra, “Anne yaptığın hiç doğru değil, ne istiyorsun el kadar kızdan? Vallahi amcama söylerim, ona göre”, diyerek, alttan alta Cahide Hanımı tehdit etmişti.

Bu tehdit, evin büyük hanımını biraz duraklatsa da, arada sırada denk geldiği İpek’e laf sokmasına engel olmamıştı. Genç kız, bunları duymamaya çalışıyordu. Evdeki pozisyonunu çok iyi anlamıştı. Dedesi bile bir zahmet, zorunluluktan sahip çıkmıyor muydu kendisine? Yapabileceği tek şey, ayaklarının üzerinde durabileceği zamana kadar dayanmak, dayanmaktı… O, annesinin kızıydı! Onu büyütürken, o acıları boşuna çekmemişti; bunu, her şeyden, herkesten önce kendisine ispatlamalıydı!

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.