*-*
Kas 18, 2017
112 Okunma
Olayların Düğümü O Gece (Bölüm 19) için yorumlar kapalı
0 0

Olayların Düğümü O Gece (Bölüm 19)

Yazar :

İpek’in, Sait Halim Paşa Yalısına ilk gelişiydi; hayranlıkla yapıyı süzdü, daha çok mimari bir merakla ayrıntılara daldı. Geçtiği yerlerden gözlerini alamıyor, aklı arkada kalıyordu. Ekrem Bey, onun bu haline güldü; açıkça belli olan samimi hayranlığı hoşuna gitti.

“Bir gün ayarlarız; gelir doya doya gezer, her tarafın fotoğrafını çekersin yavrum.”

Kızın, bir sanatçı gözüyle baktığını, gezdiğini anlamıştı. Demek, Akçacızadelerin, sanata, güzele olan aşkını torunu da almıştı… Bu düşünce, yaşlı adamı gururlandırdı.

Cahide Hanım, daveti yemekli bir şekilde organize etmişti. Yemeğin olduğu salon, İpek’in şimdiye kadar görmediği bir büyüklüğe ve gösterişe sahipti. Ön taraf, Boğaza doğru açılan geniş kapılara bakıyordu; sigara içenler, kendilerini rıhtım tarafına atmıştı.

İpek dışarıya bakarken, köprünün ışıl ışıl görüntüsüyle büyülenmiş gibi kalakaldı. “Ne güzellik yarabbi! Binlerce yıl geçse de eskimeyecek bir şaheser, hem de nasıl bir yerde!” diye düşündü.

Salon, hemen hemen dolmuş; kadınlı erkekli kalabalık, neşeli bir şekilde sohbet ediyor, şen kahkahalar ortalığı çınlatıyordu.
Ekrem Bey, gözleriyle salonu taradı; tanıdık simalar görünce, torununa döndü, “Kızım! Şurada Sadi Beyleri gördüm. Beni, o tarafa götürür müsün?” dedi.

İpek, tekerlekli sandalyedeki dedesine yardımcı olarak, onun gösterdiği köşeye doğru yürüdü. Salona girdiklerinden itibaren, hemen hemen tüm başların kendilerine dönmesini, yanındaki yaşlı adama yordu. Oysa ki, genç kız, Ekrem Beyle kapıda belirdiğinden itibaren herkesin merakını çekmişti. Olağanüstü güzelliğiyle, başka diyarlardan gelmiş bir peri kızı gibiydi. Masaların arasından geçerken, fısıltılara neden olduğunun farkına bile varmadı. Kimisi; ülkeye yeni gelen bir Rus model olduğu, kimisi de katalog çekimleri için anlaşılan yabancı bir aktris olduğu yönünde fikir beyan ediyordu. Bir süre sonra bu çekici yaratığın, Ekrem Akçacızade’nin torunu olduğu anlaşılınca, fısıltılar azalacağına, daha da arttı. “Vay efendim! Ekrem Bey bu kızı şimdiye kadar nerede saklamıştı? Göz önünde olmasın diye, Avrupa’da ya da Amerika’da mı büyütmüştü bu afeti?”

İpek, salonda, özellikle erkekler arasında yarattığı heyecanın farkında bile değildi. Kadın erkek ilişkileri hakkında acemi olan kız, sosyete konusunda cehaletin kitabını yazacak seviyedeydi.
Genç kızın salona girişiyle birlikte, Levent de kalabalığın uğultusuyla kapıya dönmüştü. Onun, cennetten gelmiş görüntüsü, hele ki o çenesi yukarıda, etrafı takmayarak asil bir şekilde yürüyüşü, erkeğin kalbini bir an arafta bıraktı. Tahmin ettiği gibiydi! Ne kadar bekar erkek varsa, kızı yakın markaja almaya hazırlanıyordu. “Kahretsin!” dedi içinden. İster istemez bakışları İpek’in olduğu tarafa kayıyor; başka gözlerin de onu izlediği hissi, kalbine garip bir ağrı veriyordu.

Ekrem Bey, gençlik yıllarının dostu Sadi Beyle koyu bir sohbete dalmıştı. Masadakiler, dedesinin yanında oturan İpek’e epey kibar bir ilgi göstermişti. Genç kız, etraftaki kalabalığı meraklı bir şekilde süzerken Levent’le göz göze geldi. Adamın gözlerinde şimşekler çakıyordu.
“Yine onu kızdıracak bir şey olmuş”, diye düşündü, hiç kendisine yormayarak.

“Ne tatlı, zarif bir torunun varmış Ekrem!” dedi Sadi Bey. “Bunca senedir, bu güzelliği nerede saklıyordun? Türkiye’de olsa zordu işin…” Gülümseyen bir ifadeyle, yandan İpek’i süzüyordu.

“Valla, bir yerde sakladığım yoktu; sadece, böyle ortamlara girmiyordu; okuluyla daha ilgili”, dedi yaşlı adam.

“Oh! Küçük hanım okuyor mu? Nerede?” diye sordu merakla Sadi Bey.

“Mimarlık, İTÜ’de”, dedi yaşlı adam gururla.

“Aile boyu mühendis mimar çıkarıyorsunuz, maşallah azizim! Darısı, benim işe yaramazların başına.”

Onlar böyle sohbet ederken, Cahide Hanım uzaktan görünmüş, salınarak yanlarına gelmişti.

“Hoş geldiniz Sadi Bey”, dedi, hafifçe dönüp, “Bedriye Hanım nasılsınız?” diyerek, adamın yanındaki yaşlı kadını selamladı.

“Abi, yerinize geçmek isterseniz size yardımcı olayım”
Ekrem Beyin yanındaki İpek’e alttan bir bakış atmış, sanki onun hiç farkında değilmiş gibi bir tavır takınmıştı. “Bak şu küçük sığıntıya! Nasıl da giyinmiş, havanı yesinler senin! Sanki küçük dağları ben yarattım der gibi… Ben, seni aşağı indirmesini bilirdim de, dedene şükret!” dedi hırsla içinden.

“Sen konuklarınla ilgilen Cahide, biz yerimizi buluruz, görevliler yardımcı olur, merak etme!” dedi Ekrem Bey, keyfimizi bozma der gibi bir ifadeyle. Mesajı alan yaşlı kadın daha fazla kalmadı, başka masadaki tanıdıklarına el sallayarak uzaklaştı.

Eğilip, torununa, “Bu kadına, emrivakilere gelemediğimi, bunca senedir öğretemedim…” dedi. Kız, dedesinin bu ufak çaplı söylenmelerine gülümsedi.

Cahide Hanım, kendisince muhteşem bir oturma düzeni ayarlamıştı. Levent, oturduğu masada, Buse’yi yanında bulunca keyfi iyiden iyiye kaçtı. Aklı bir karış havada, dünyadan habersiz, kendisini bir şey sanan bu kadından, hiç mi hiç hoşlanmıyordu. Rastlaştıkları davetlerde, toplantılarda; annesinin bu yaratığı gözüne sokan ısrarından da nefret ediyordu. Şimdiye kadar farkında değilmiş gibi davranarak, yaşlı kadının bu niyetini bertaraf ettiğini sanıyordu. Ancak, şimdi gördüğü kadarıyla yanılmıştı. Cahide Hanım, tüm silahlarını kuşanmış, tam gaz üzerine geliyordu. “Of anne!” dedi içinden. “Bu işlere karışmaman gerektiğini, illaki, benden azar yiyerek mi öğrenmek istiyorsun? Hayatıma bu müdahale, neden? Hala, böyle oldu bittilerden hoşlanmadığımı anlamadın mı?” Bunları düşünürken, bir taraftan da konuklarıyla ilgileniyor; tek tek hepsinin halini hatırını soruyordu. Yan taraftaki salonun kapıları da açılmış, içeriye orkestranın çaldığı hoş müzik dolmuştu.
Mine, her zamanki gibi, bulunduğu ortamı kahkahaya boğmuştu. Etrafındakilere neşeli neşeli bir şeyler anlatıyordu. Bir an gözü, ilerideki masada oturan sarışın, genç adama takıldı. Adam, yanındaki hoş esmere, samimi tavırla bir şeyler anlatıyordu. Derken, başını kaldırdı; Mine’yle göz göze geldiler! Bir süre, öylece kaldıktan sonra, erkek, kızı hafif bir baş hareketiyle selamlayıp, yanındakine döndü. Bu aldırmayan tavır karşısında, genç kız, boğazında bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. “Ne umuyordun ki Mine!” diyerek kendi kendine kızdı. “Çok güzel olacağını, yıllardır seni fark etmeyen çapkının bir anda seni fark edeceğini, aşık olacağını falan? Of! Neden böyle kendimi umutlandırıp duruyorum ki ben? Salağım, salak!”

Mine’nin, umutsuz bakışlar atıp durduğu sarışın adam, Meriç’ten başkası değildi. Erkek, gözlerinden, kalbine uzanan o kehribar rengi gözlere ısrarla arkasını döndü. “Seninle ben, bir araya gelemeyecek ateşle su gibiyiz güzelim! Olmazı isteme lütfen, benden ümidi kes!” diye geçirdi içinden. Uzun süredir, kızın gözlerinde yanan o ateşin farkındaydı; ancak, bu karşılık veremeyeceği bir istekti. Mesele, sadece en samimi arkadaşının kardeşi olması değildi; önüne engel koyan, çok daha başka şeylerdi. Hüzünle, “Ne kadar istesem de; seni, hayatıma sokacak kadar bencil olamam prenses!” dedi içinden. Onun, olabildiğince kendisinden ümidi kesmesi gerekiyordu. Bu düşünceyle, yanındaki esmer güzeliyle daha da samimi bir şekilde ilgilenmeye başladı, gülerek ona sarıldı. Mine de bunu gördükten sonra, bir daha o tarafa bakmamıştı.

Yemeğini bitiren konuklardan bazıları, yan taraftaki salona geçmiş, kimisi dans ediyor, kimisi ayakta durmuş konuşuyordu. Levent de, sık sık yerinden kalkarak, bu neşeli sohbetlere eşlik etmişti.
Buse, yanında oturduğu adamın yakışıklılığı ile çarpılmış; kendince, karşı konulamayacak cazibesini kullanarak, adamın üzerinde deneme seferlerine girişmişti. Ellerini, erkeğin kolundan ayırmıyor, sanki çevresindekilere “bu benim, dokunanı yakarım” mesajı vermeye çalışıyordu. Durum, genç adamın canını sıksa da, böyle bir ortamda, kadını terslemeyecek kadar centilmendi. Onun, kendisini güzel sanan halleri, hafiften sinirlendirmeye başlamıştı.
Buse, bu nahoş duygulardan habersiz, yine eline adamın koluna koyup, ağır makyajlı gözlerini süzerek, arsız bir kedi gibi mırıldandı. “İyi ki doğdun Levent Akçacızade! İlk dansını benimle yapmaya ne dersin?”
Adam, kolundaki ele baktı; şimdi kaldırmazsa, gece bitene kadar sonsuz defa, farklı şekillerde deneyecekti. Zoraki bir gülümseyişle ayağa kalktı, elini uzattı.
“Ne demek, zevkle Buse Hanım… Bu dansı, bana lütfeder misiniz?” Sesi, hafif bir alay ve ima doluydu. Kendisinden emin, zafer kazanmışçasına yerinden kalkan kadın, bu kinayenin farkına bile varmadı.

Levent, Buse’nin elinden tutmuş; kapıları sonuna dek açık, yandaki salona doğru ilerlerden, İpek’in onları gördüğünden habersizdi. Genç kız; onun, yanındaki sarışınla samimi hallerine biraz içerlendi nedense, sonra toparlandı. “Ne oluyor kızım? Adamın partisi! Kiminle samimi olup olmayacağını, sana mı soracak? Hem, sen kimsin! Onun gözünde; evdeki, sığıntı akraba kızından başka bir şey değilsin…” Bu düşüncelerle içi doldu, taştı… Hiçbir zaman yaşayamayacağı şeyleri hayal edip, kendisine eziyet eden, aptal genç kız rolüne soyunduğunu düşündü. “Hayır! Öyle olmayacağım tabi ki… Saçmalama İpek, kendine gel kızım!” diyerek içinden söylendi.

Ekrem Bey; duygularıyla savaş halinde olan torununun düşüncelerinden habersiz bir şekilde, “İpek! Niye gelenleri geri çeviriyorsun evladım? Git, sen de dans et, eğlen kızım! Genç değil misin sen?” dedi.
Yaşlı adam bir taraftan, açık olan geniş kapıdan, salonda dans eden yeğenini izliyordu. Kollarındaki kadın da ne yapışkan, ne sırnaşık bir şeydi canım! “Oğlana kene gibi yapışmış resmen, arsız!” diye düşündü yaşlı adam.

İpek, dedesinin bu sitemiyle, o andan sonra, gelen teklifleri geri çevirmedi. İlk dansdan sonra acemiliğini de üzerinden atmış, becerebildiğini görünce, kendisine güveni yerine gelmişti. Herhalde, altı yedi kişiyle dans etmişti. Partnerlerinin iltifatlarını gülümseyerek dinlemiş; arada aşırıya varan hareketleri, ustaca savuşturmuştu. Fakat, en son dans ettiği kişi epey ısrarcı çıkmıştı… Otuzlu yaşlarda olan züppe, baba parasının da verdiği bir şımarıklıkla, “her şeyi elde edebilirim, seni de elde edeceğim” havasındaydı. Adının Selçuk olduğunu öğrendiği adam, ısrarla telefon numarasını almaya çalışmış, elleri de rahat durmamıştı. İpek, iki de bir, onun ellerinin olmadık yerlere kaymasını engellemeye çalışırken bulmuştu kendisini. Bu çabaları esnasında, az ötede, güzel bir kumralla dans eden Levent’le göz göze geldi. Erkeğin bakışları öfkeden bir alev topu olmuş, genç kızı içine almıştı sanki. İpek, bakışlarını çekemedi; tuzağa yakalanmışçasına öylece kalakaldı.
Levent, kollarındaki kadına fark ettirmemeye çalışarak, o tarafa doğru yöneldi. Kızın dans ettiği genci tanıyordu; ailesi epeyce zengin olan bu züppe, çevresinde kadın avcısı olarak tanınıyordu. Anlaşılan, şimdi de İpek’i gözüne kestirmişti. Bu düşünce, sinirlerini zıplatmaya yetti.
“Oo! Selçuk Bey, nasılsınız? Görüşmeyeli epey oldu…” dedi, sonra, adamın cevap vermesine fırsat bırakmayarak, “Eşleri değiştirmeye ne dersiniz?” dedi.

Şimdi dönmüş, genç kıza bakıyordu. “İpek! Bu gece, hiç dans etmedik, gel bakalım…” Adamın, emir veren bir havası vardı. Eşler değişirken, kumral kadın itiraz edemedi. Selçuk, kötü bir bakış atmıştı genç adama; sanki, “Onu, elimden bu kadar kolay alamazsın”, der gibiydi.

İpek, tacizkar serseriden derin bir rahatlamayla ayrıldı, usulca onun kollarına sığındı. Küçük eli, erkeğin kocaman avucunda kaybolmuş gibiydi, başını kaldırıp minnetle baktı.

“Teşekkür ederim.”

Bir an, birbirlerinin gözlerinde kayboldular. Genç kız, o yeşil hareli gözlerin ateşinde yandı, kavruldu. Adam, kızın beline koyduğu elini hafifçe yukarı kaydırıp, kendisine doğru çekti, başını eğerek, “Bir şey değil” dedi. “Böyle tiplerden uzak dur, canını sıkabilirler”, diye ekledi.

Kız, ona bakmaya cesaret edemeyerek, “Haklısınız! Buna benzer insanlarla pek karşılaşmadığım için nasıl davranacağımı bilemedim, çok saygısız”, dedi.

Levent, yandan onun muhteşem profilini süzdü. Bu kız, ne kadar güzel olduğunun farkında değil miydi? Ne kadar hoş, baştan çıkarıcı, yakıcı… Erkekler için işaret levhası gibiydi! Görüp de geçilemeyecek bir afet!

“İpek, hayatın boyunca karşına böyle insanlar çıkacak, belki daha da kötüleri… Hoş karşılamayacağın şeylere, baştan olanak verme!”
Biraz da olsa ima kokmuyor muydu bu sözler? Bu adam, ne demek istiyordu? Genç kız başını kaldırdı, gözleri iç içe geçti. Öfkeli, kızgın, kırgın lacivert ışıltılar, adamın içinde büyüdü, büyüdü…

“Ne demek istiyorsunuz? Buna, ben mi yol açtım?” Kız meydan okuyan tarzda çenesini yukarı kaldırmıştı. Onun bu hali; nedense, adamın öfkesini yatıştıracağına daha da tahrik etti.
“Davranışlarınla olmayabilir; ama, giydiğin elbise, serserilere davetiye gibi, farkında değil misin?” Kaşları, hafif bir alayla kalkmıştı.
Bu sözler, genç kızın öz güvenini, bir anda yerle bir etti. “Giyimi aşırı mıydı? Yoksa, herkesin alay konusu mu olmuştu?” Araştıran gözlerle, etrafındaki kadınların giyimlerine baktı. Hayır! Tuvaleti aşırı falan değildi; çoğunun yanında, kapalı bile sayılabilirdi. Hem, uygunsuz olsa Mine Ablası, alması için o kadar ısrar eder miydi? Bu adam, neden sürekli kendisini hırpalamaya çalışıyordu?
Kırgın bir şekilde baktı; “Affedersiniz”, diyerek, kendisini çekmeye çalıştı. “Oturabilir miyiz?”

İşte, yine özür dilemişti, hem de herhangi bir kabahati olmadığı halde… Genç adam, onun kırık dökük bakışlarını, af dileyen sesindeki üzüntüyü görünce kendisini çok kötü hissetti. Hafif bir pişmanlıkla, “Eşeğin tekisin sen oğlum! Kıskançlığından ne yapacağını bilemeyen bir eşek oğlu eşek!” dedi içinden.

“Hayır, oturmuyoruz! Gece, daha yeni başlıyor küçük hanım”, diyerek, onun direnen vücudunu sıkıca çekip kendisine bastırdı.
Bu hareketle, ne yapacağını şaşıran kız, hayretle başını kaldırıp ona baktı. Bir an, erkeğin nefesini yüzünde hissetti, başı döndü. Sanki, dengesini kaybetmişçesine, farkında olmadan, teslimiyetle kendisini bıraktı. Onunla dans ediyordu! Genç adamın, belindeki sert eli, okşarcasına arada sırtına çıkıyor, içine ürpertiler salıyordu. Genç kız, adeta ateşten bir tuzağa düşmüş gibiydi; ama içindeki yangın, acı vermekten ziyade, garip bir kalp çarpıntısıyla birlikte sarhoşluk hissi yaratıyordu.
“Yarabbi! Her fırsatta beni hırpalayan bu adamdan hoşlanıyor muyum ben? Bu ne talihsizlik! Bilse çok güler herhalde! Etkilenme İpek! Kendine en ufak bir acıman varsa, silkelen, toparlan kızım! Bu adamdan sana fayda yok; seni, yakar kül eder, o külleri de acımasızca rüzgara savurur…”

Genç kız, kendi kendisiyle böyle mücadele içindeyken, erkeğin içindeki fırtınadan habersizdi. Ona bu kadar yakın olmak, son zamanlarda uykularının düşmanı olan kadını kollarında tutmak, onun o eşsiz kokusunu iliklerine kadar hissetmek… Tek kelimeyle, baştan çıkarıcıydı! Kızın, o ipek gibi tenini ellerinin altında hissedip okşayamamak, kendisine öfkeyle bükülen o dolgun dudakları ağzıyla kapatamamak, öpememek, tadına bakamamak… Eziyetin dik alasıydı!

“Tanrım!” dedi içinden. Bir kadını, sadece düşünmekle bile tahrik olduğu herhangi bir zaman dilimini hatırlamıyordu. Oysa; kollarında tuttuğu şu narin beden ona, hayal etmenin de ötesinde çılgın şeyler yaptıracak gibi duruyordu.

“Levent, hadi kendine gel oğlum! Küçük bir kızın peşine mi takılacaksın? Bu kadar kolay oltaya gelmeyeceksin, değil mi?”
Bu düşünceyle soğukkanlılığını kazandı, kızı biraz uzaklaştırarak, “Artık oturabiliriz. İki dans yeterli benim için, teşekkürler”, dedi.

İpek’i, kolundan tutarak, kibar bir şekilde masasına kadar geçirdi. Ekrem Bey’in gözleri; uzaktan, ikisinin yaklaşmasını izlerken parıldadı. “Birbirlerine ne kadar da çok yakışıyorlar! Verdiğim karar, herkes için en doğrusu olacak”, diye düşündü.

“Amcacığım, İpek’i sağ salim getirdim. Biraz dinlense iyi olacak, onu fazlasıyla yordum galiba”, dedi. Ela gözleri sert bir şekilde, kıza “yerinde otur”, der gibiydi.
Genç kız, sesini çıkarmadan, dedesinin yanına oturdu. “Sanki çocukmuşum gibi! Bu ne şimdi? Anlayan buraya gelsin, kendisini ne sanıyor acaba?” diye, içten içe söylendi.

İlerleyen saatlerde, yan salondaki eğlence son hızla devam ederken, insanlar müziğin de etkisiyle kendilerini, dansın büyüsüne kaptırmışlardı. Ortamdan zevk almayan bir kişi vardı; İpek! Genç adamın, gereksiz imaları yüzünden iyiden iyiye keyfi kaçmış, dedesinin tüm ısrarlarına rağmen, bir daha masadan kalkmamıştı.
Onun keyifsizliğini gören Ekrem Bey, “Her şey iyi hoşken, ne oldu bu kıza da, keyfi kaçtı birden?” diye düşündü.
İpek’in yüzünden, bir şey anlamak imkansızdı. Onun, biraz da üzgün olan bakışlarını izleyince yeğenini gördü. Genç adam, kadınlardan oluşan bir grubun ortasında durmuş, bir eli cebinde gülerek sohbet ediyordu.
“Durum anlaşıldı! Bizim küçük kuş ökseye yakalanmış…” diye geçirdi içinden yaşlı adam. Bir an üzüldü; eğer, bu ilgi karşılıksızsa, hem kendi işi çok zorlaşacak, hem de muhabbetle bağlanmaya başladığı torununun kalbi yara alacaktı. Ama içinden bir ses, öyle olmadığını söylüyordu.

Bu arada, Cahide Hanım salonda dolaşıyor; yakışıklılığı, çekiciliği ve hoş sohbetiyle, etraftaki kadınların takibi altında olan oğlunu, garip bir gurur içinde izliyordu. Ancak, Buse’nin istediği gibi bir etki yaratamadığını görünce, morali bozulmuştu. Bu işi nasıl halledeceğini düşünmek üzere, kafasındaki kırk tilkiye hemen görev verdi.

Mine, arkadaşlarından fırsat bulduğu ölçüde İpek’in yanına uğramış, onun sıkkın bir şekilde oturduğunu görünce şaşırmıştı. “Buraya eğlenmeye geldik güzelim, bu ne hal? Canını sıkan bir şey mi oldu”, diye sormuştu; araştıran gözleri İpek’in yüzünü inceliyordu.

“Yok! Ne olacak ki? Sadece, böyle ortamlara alışkın olmadığım için, sanırım başım ağrımaya başladı” dedi.

Mine, ona pek de inanmamıştı; ancak, daha fazla ısrar etmedi, arkadaşlarının yanına döndü.
Genç kız, uzaktan uzağa; Levent’in, kollarında yine başka bir kadınla dans ettiğini gördü. “Oh ne ala! Keyfi pek yerinde beyefendinin”, diye düşündü. Canı daha da sıkıldı, küçük el çantasını alarak, dedesine eğildi; “Ben lavaboya gidiyorum”, dedi. İzin isteyerek, yavaşça masadan kalktı. Ekrem Bey, kapıdan çıkana kadar torununun ardından baktı; sonra, yanındaki ahbabına dönerek sohbetine kaldığı yerden devam etti.

Genç kızın düşündüğünün aksine; Levent de huzursuzdu, davranışlarının tutarsız olduğunun farkındaydı. Ancak, ruhundaki bu tufana bir ad koymaktan çok uzakken, ne yapacağına karar vermesi de zordu. Onu; masasına bıraktığından beri, çaktırmadan göz hapsinde tutuyordu. Kızın keyifsiz bir şekilde yerinden kalkıp, salondan ayrılışını izledi. Ardından; o serseri, kendini bilmez herifin de çıktığını fark etti. Öfkeyle dişlerini sıktı. “O kendini bilmez piç kurusu, İpek’i mi takip ediyor yoksa!” diye düşündü. Kendisini on dakika zor zapt edebildi; daha fazla dayanamayarak, yanındakilerden müsaade isteyip, salon çıkışına yöneldi.

Lavaboya giden İpek, saçını başını düzeltmiş; gelen gidenlerin bakışları altında, daha fazla kalmasına imkan olmadığını anlayınca dışarı çıkmıştı. Çıkmıştı çıkmasına da; canı, salona dönmeyi, onu; çevresindeki kadınlarla keyifle eğlenirken görmeyi hiç istemiyordu. Oradaki görevlilerden birine sorarak, bahçe çıkışını öğrendi; kendisini Boğazın muhteşem manzarasına bakan, çiçek kokuları içindeki ağaçların altına attı. Muhteşem koruda, misafirler düşünülerek, ara ara masa ve koltuklar yerleştirilmişti. Boğaza doğru yüzünü döndü; kendisini esen rüzgara verip derin bir nefes aldı, içindeki sıkıntıyı boşaltmaya çalıştı.

Kollarını açarak; “Oh, ne güzel bir havası var buranın, harika!” dedi içinden. Ancak, bu mutluluğu kısa sürdü; arkasından gelen erkek sesiyle yerinden zıpladı.

“Demek, küçük güvercin buraya kaçmış ha!” Konuşan, tacizlerinden zorlukla kurtulduğu züppeydi.

Telaşla, etrafına bakınarak; “Selçuk Bey! Korkuttunuz beni…” dedi. Allah kahretsin! Bahçenin bu kuytu köşesinde, onlardan başka kimse yoktu. Bu adam, kendisine bir şey yapmaya kalkar mıydı? Korkuyla; “Aman Yarabbi!” dedi içinden. Bağırmaya kalksa, ayrı bir rezalet olurdu. Ayağındaki topuklu ayakkabılar da, koşmak için hiç uygun değildi.

“Biraz hava almak istemiştim. Sizin ne işiniz var burada?”

Adam, arsız bir şekilde; “Çıktığını görünce, belki kendine bir arkadaş istersin diye düşündüm”, dedi. Konuşmasının hafifçe kaymasından, onun alkollü olduğunu anladı kız.

“Teşekkürler! Ancak, ben yeterince hava aldım. Hem, dedem de merak etmiştir; dönsem iyi olur”, dedi. Sakin davranmaya çalışarak, yolunu kapatan adamın yanından hızlıca geçmeye kalktı. Karşısındakinin iyi niyetine güvenen İpek için bu, bir hataydı! Adam, sarhoş halinden beklenmeyecek bir şekilde atılıp, kızı bileğinden yakaladı.

“Dur bakalım güzelim!” dedi. “O kadar çabuk değil; biraz muhabbet edeceğiz burada, benim istediğim şekilde…” Şimdi yüzüne, İpek’i korkutan bir sırıtış yayılmıştı.

“Lütfen Selçuk Bey! Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Bırakın beni! Bağırırım, rezalet çıkar”, dedi kız korkuyla.

“İstediğin kadar bağır; seni kimse duymaz burada…” Adam, alay ediyordu onunla bir de!

“Küçük bir öpücük vermeden, hiçbir yere gitmiyorsun minik güvercin…”, dedi, bir yandan kızı kendisine doğru çekmeye çalışıyordu.

Adamın alkol kokan nefesi, bir an yüzünü yalayıp geçerken; “Allah kahretsin!” diye düşündü İpek. Çırpınarak, kendisini kurtarmaya çalıştı. Tam, gücünün tükendiğini hissettiği anda; birden, mengene gibi yapışan ellerden kurtuldu; dengesini kaybedip, gerisin geri giderek yere düştü. Allahtan, yerler çimdi de bir tarafı fazla acımamıştı. Korkuyla başını kaldırıp, baktı. Levent, öfkeden kararmış bir yüzle, adamı yakasından tutmuş sarsıyordu. Az önce kıza efelenen pislik, o kadar zavallı görünüyordu ki; İpek bile acıyacak gibi oldu.

“Sen!” dedi Levent; “Ne yaptığını sanıyorsun? Gebertirim seni! Adi, orospu çocuğu!”

“Düşündüğün gibi değil! Bak, biz sadece konuşuyorduk, değil mi İpek?”

Adam dönmüş, yardım dilenen bir şekilde kıza bakıyordu. Levent, daha fazla öfkesini dizginleyemedi, yumruğunu suratına gömdü. Zaten alkollü olan adam, bu darbeyle tamamen dağıldı.

“Yapma!” diye yalvardı ağlar gibi; “Tövbe! Bir daha yan gözle bile bakmam.”

İpek düştüğü yerden kalkmaya çalışırken, olanları ürkmüş bir şekilde izliyordu. Güzel hayallerle geldiği gece, kabusa dönmüştü.

“Lütfen!” diye fısıldadı. “Bırakın, gitsin! Korkuyorum…”

Genç adam, kızın ağlamaklı, korkmuş sesini duyunca doğruldu; adamın yakasını silkeleyerek bıraktı.

“Defol, gözüme görünme! Seni, bir daha ailemin yakınında görürsem, bu sefer hastanelik ederim”, dedi tiksinircesine. Sarhoş adam, serbest kalır kalmaz, emekleyerek kalkmış; yalpalayarak, olabildiğince hızlı uzaklaşmıştı.

Levent, dönüp kıza baktı. Yere düşen çantasını almış, içindekileri düzeltmeye çalışırken, ağlamamak için dudaklarını sıkıyordu. Onun bu korkmuş, çaresiz görüntüsü içine dokundu; iki adımda yanına giderek, kolundan tuttu.

“Bu serseri sana bir şey yaptı mı İpek? Söyle! Seni üzecek bir şey oldu mu? Canını yaktı mı?” Cevap alamayınca, eliyle çenesini tutup kendisine kaldırdı.
“İpek?”

Kızın, dolu dolu gözlerinden bir damla yaş kurtulup yanağına düşerken, sıkılı dudaklarının arasından bir hıçkırık koptu.

“Hayır!” diyebildi tutuk bir sesle. “Çok korktum!”

Genç adam, onun hıçkırıkları karşısında dağıldı; dayanamayarak, uzanıp, titreyen ince bedenini kolları arasına aldı. O güzel başı göğsüne çekerek; “Korkma! Hepsi geçti, ben buradayım…” dedi. 10
Adamın kollarının sıcaklığında, genç kız bir ağlama nöbeti geçirdi. Yüzünü, onun göğsüne dayamış; hem sessizce ağlıyor, hem de farkında olmadan kokusunu içine çekiyordu. Gözyaşları, erkeğin beyaz gömleğini neredeyse sırılsıklam yapmıştı. En sonunda, hıçkırıkları bitip teskin olduğunda, hafifçe kıpırdandı. Bu sıcacık, güçlü kollardan hiç ayrılmak istemiyordu; hele de onun erkeksi kokusundan… Ama ayrılmalıydı artık, değil mi? Hafifçe yüzünü kaldırıp, baktı.
Genç adam, kollarındaki ince bedenin sakinleştiğini hissederken, şefkat duygusu yerini hızla, alev alev bir ihtirasa bıraktı. Kızın çekici, baştan çıkarıcı vücudu, olduğu gibi kendisine yapışmıştı. Teselli etmek için sarıldığı bedenin dayanılmaz girinti çıkıntıları, erkeğin tahammül sınırlarını zorlamaya başlamıştı.
“Bırak artık, yeter Levent!” dedi içinden.

Tam o anda, kız göğsünden başını kaldırıp ona baktı. Yaşlarla yıkanmış yüzü, kocaman ışıltılı gözleriyle cennetten düşmüş bir melek gibiydi. Erkeğin bakışları, ister istemez onun dolgun dudaklarına kaydı; gözyaşlarına bulanmış, ıslak, hafifçe titreyen… Daha fazla dayanamadı, “İpek…” dedi kızın dudaklarına eğilirken, elleri sırtına kaymıştı.
Genç kız, onun bir anda arzuyla alevlenen gözlerini görebilmişti sadece; sonra, yavaşça alçalan dudaklarını.. İçgüdüsel olarak, kendisini öpeceğini anladı; istemsizce gözlerini kapadı, kalbi kulaklarında davul çalıyordu sanki. Erkeğin ağzı, sert bir şekilde kendi dudakları üzerine kapanınca, bir an kalbinin duracağını sandı. Etrafını bir sis kapladı adeta, algısı bulanıklaştı. Dudaklarının üzerinde hareket eden, o sert, sıcacık ağza teslim oldu. O kadar hoş, baştan çıkarıcı bir şekilde öpüyordu ki…

“Aman Allahım!” diye düşündü kız. “Dünyanın en güzel şeyi, bu olsa gerek…”

Öpüşmenin, bu kadar zevkli bir şey olduğunu hiçbir zaman hayal etmemişti. Oysa, kollarında olduğu erkeğin dokunuşları, onu adeta sarhoş ediyor, ayaklarını yerden kesiyordu. Genç adamın ellerinin, sırtını okşayan temasıyla ürperdi; göğüslerinden başlayan bir sızı hızla vücuduna yayıldı. Erkeğin dilinin zorlamasıyla, hafifçe inleyerek dudaklarını araladı.

Tecrübeli olmasına rağmen, genç adam da, kızın dudaklarının tadıyla kendisinden geçmiş, neredeyse kontrolünü kaybetmişti. Akıl, devreden çıkmıştı artık… Elleriyle, o seksi sırt çizgisini okşamaya başladı, kızın çekingen bir şekilde verdiği cevaplar, son kontrol kırıntılarını da yok etti. Dayanamayarak, kollarındaki inanılmaz güzellikteki kadını, uzun süredir hayalini kurduğu şekilde kalçalarından tutup, sertleşmiş bedenine bastırdı.
Rüyalar! Kesinlikle rüyaları bunun yanında hiç kalıyordu. Eğildi; dudaklarının ucundaki minik kulağı yakalayarak hafif hafif öpmeye başladı. Kız, bu orantısız baştan çıkarmayla, bir an zevkten öleceğini sandı.
Kollarındaki bu akıl almaz çekicilikteki yaratığı; sadece öpmek, okşamak, erkeğe yeterli gelmiyordu. Kızın teninin, o sarhoş edici kokusu genzine dolarken, dudaklarını boynundan aşağıya, göğüslerinin o baştan çıkarıcı kabartısına kaydırdı. Elbisenin ince kumaşından belli olan göğüslerinin hatları, genç adamın arzularını akıl sınırlarının dışına çıkardı.

“Beni çıldırtıyorsun! Yapmayı istediğim şeyleri bilsen…” diye fısıldadı, arzudan boğulan bir sesle.
Başını kaldırdı, genç kızla göz göze geldiler. Artık, eşittiler! Sadece, birbirini arzulayan bir erkek ve bir kadın… Bir eliyle, kızın çenesini tutup kaldırdı, dudakları tekrar özlemle buluştu. Sıcacık, baştan çıkaran dokunuşlar, genç kızın haberi olmadığı, içinde, en derinlerdeki kadını uyandırdı. Evet, o ellerin yaptığı şeyler inanılmazdı; hele sahibinin, ihtirastan boğuklaşan ses tonuyla söylediği şeyler… Onların hayali bile bedenini zevkten titretmeye yetmiş; nerede olduğunu unutmuştu.
“Ben…” diyebildi sadece, arzudan kısılan bir sesle, “Lütfen…”

“Lütfen ne! Söyle güzelim…”

Genç adam bunları söylerken, onu tekrar kollarına almış, dudaklarına eğilmişti. Kızın gözleri yavaşça kapanırken, zor duyulan, titrek bir sesle; “Lütfen…” dedi tekrar. Daha fazlasına cesaret edememişti. Ancak, bu çekingen cevabın, bir davet olduğunu tecrübeli erkek anlamıştı. Nitekim; bu ricayı ikiletmedi; onun büyüleyen kokusunu içine çekerek, dudaklarını omuz çukuruna bastırdı, ardından boynuna ve kendi dokunuşlarıyla hırpalanmış dudaklarına çıktı.
Belki de, Boğazın serin esintisi altında, kuytu bir köşedeki ağacın altında, erkeğin, genç kıza olan bastırılmış arzusu daha da kontrolden çıkacaktı, kim bilir? Onların, bu özel anlarında, aniden üzerlerinde parlayan bir ışık ve deklanşör sesi olmasa! 22

Gürültüyle beraber, ilerdeki ağaçların altından, hızla koşturarak uzaklaşan bir çift ayak sesi duydular. Patlayan flaş ve gürültüyle birlikte Levent, bir anda kendisine gelmiş, genç kızdan ayrılmıştı.
“Allah kahretsin, şerefsizler!” dedi öfkeyle.

Onları, buraya kadar takip mi etmişlerdi? Ne kadarını görmüşlerdi acaba? “Off!” diyerek, ellerini saçlarının arasından geçirdi; uzanıp kızın elini tutarken, hızlıca bir durum değerlendirmesi yaptı. Sonuç, hiç ama hiç iyi değildi. İpek, şaşkın bir halde, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Genç adam sinirli bir şekilde kıza baktı; “İpek! Az önce, serserinin teki fotoğrafımızı çekti. Kimdir, bulmaya çalışacağım; engel olamazsam çok kötü…”
Gözleri öfkeden kısılmış, yüz hatları sertleşerek, tunçtan bir heykele dönüşmüştü adeta. Genç kız; bir an, duyduğu sözlerin ne anlama geldiğini anlayamadı; anlayınca buz kesti, gözleri korkuyla açıldı.

“Ben… Aman Allahım!” dedi. “Ne yapacağız?”

Adam, hala sıkıca elini tutuyordu; sertçe onu kendisine çekti. “Şimdilik, sen hiçbir şey yapmayacaksın! Doğruca eve gidiyorsun. Ben, ne yapabileceğime bakacağım…”

Sonra, kafası karışmış bir halde kıza bakarak devam etti. “Bu durumu da, sonra konuşacağız seninle… Önce, şu saçmalığı halletmem gerekiyor.”

İpek’in uzun süre ortalıktan kaybolması, Ekrem Beyi endişelendirmeye başlamıştı; iki de bir saatine bakıp duruyordu. Onun, Levent’le birlikte salona girdiğini görünce rahatladı. Kızın pembeleşen yüzü, dikkatinden kaçmadı.

“Kızım neredesin? Gideli bir saate yaklaştı, merak ettim seni…”

“Dışarıya çıkmış amca; sıkılmış… Ben de, hava almak için çıkınca gördüm, alıp getirdim”, dedi Levent, kıza fırsat vermeden.

Ekrem Bey, kaşlarını kaldırarak hayretle ikisine baktı. Yeğeninin; sert, öfkeli haline bir anlam veremeyerek, “Yavrum, hava dışarıda serindir; şifayı kapma da…” dedi torununa.
İpek, sonunda ağzını açıp, doğal olmasına çalıştığı ses tonuyla, “Merak etme dedeciğim! Biraz başım ağrıyordu, açık hava iyi geldi”, dedi. Bakışlarını, Levent’ten kaçırıyordu. Genç adamın aklında, aciliyet arzeden, yapılacak başka bir şey vardı. O fotoğrafları çeken paparazziyi bir an önce bulup, elindekileri alması gerekiyordu.

“Amca, isterseniz eve dönün… İnsanlar ayrılmaya başladı zaten. Ben, biraz daha kalırım burada; siz daha fazla yorulmayın” dedi. Gözleriyle kıza, “Bir an önce gidin!” mesajı veriyordu. Sinirli bir şekilde yanlarından ayrılırken, İpek başını kaldırıp ona bakamadı; kabahat işlemiş bir çocuk gibi oturduğu yerde kalakalmıştı.

“Paparazzi derken? Güler ve diğerlerinin okuduğu, o saçma sapan magazin dergilerini mi kastetmişti?” Eğer, fotoğrafları oralarda çıkarsa, ne olacağını tahmin bile edemiyordu… İnsanların gözünde ne duruma düşeceğini hayal etmeye çalıştı. Bir an, gözünün önünde, dedesinin hayal kırıklığıyla dolu yüz ifadesi belirdi; sonra Cahide Hanımın aşağılayıcı bakışları… Mine Ablası, “İpek! Ne yaptın sen?” diyordu. Üzerine üzerine gelen hayallerle, içini bir ürperti sardı; kafasını kaldırdı, dedesiyle göz göze geldiler.

“İpek”, dedi yaşlı adam, “Bir şey mi var? Niye üzgünsün bu kadar?”

Genç kız, sanki bir anlığına buhran yaşadı, bakışları buğulandı. “Sorma dede!” dedi. “Anlatabileceğim bir şey değil…”
Bu cevap üzerine, yaşlı adamın kaşları merakla havaya kalktı; sonra, sessiz kalarak, daha fazla sorgulamaktan vazgeçti.
O gece uyuyamadı genç kız; yatağında, sıkıntıyla bir o yana bir bu yana döndü. Akşam yaşadıkları sanki bir film gibiydi; kötü başlayıp, peri masalıyla süren ve bir kabusa çevrilen… “Tanrım! Ne olur halletsin, yoksa ne yaparım?” diye dua etti içinden. Sonra; aklına, genç adamla yaşadıkları o çılgın, sıcak dakikalar düştü. Onun sert dudakları, sıcacık öpüşleri, çıldırtan okşayışları… Hatırladıkça teni karıncalandı, içini bir ateş bastı. Meğer; korku, nefret sandığı şey, ölesiye ondan hoşlanmakmış, bunu anladı. Bütün kadınların düştüğü tuzağa, onun acemi kalbi de yakalanmıştı demek? Levent Akçacızade’nin, onun gibi saf, tecrübesiz bir kızla ne işi olurdu? Neden öpmüştü onu?
“Bu adamın, hiç mi acıması yok? Sonu olmayan bir şeye başlayıp, eziyet etmek niye? Yoksa, niyeti yine bana üstünlük taslamak mı? Eğer öyleyse; yaptığı, ne kötülük Yarabbi!” Bu bilinmezler içinde çırpınarak, nihayet sabaha karşı uyuyakalmıştı.

Genç adam için ise gece, daha zorlu ve sıkıntılı geçti. Geç saatlere kadar uğraşarak, medyadan tanıdığı dostlarına ulaştı; durumu usulünce anlatarak, yardım istedi. Evet, korktuğu gibi fotoğraflar belli başlı medya kuruluşlarına gitmişti. Allahtan, hatırını kırmayacak dostlara sahipti de, hepsini engelletti. Büyük basın patronlarından olan, arkadaşı Demir Kurtuluş, durumu öğrenince yardımcı olmak için epey uğraşmıştı.

“Dostum, inşallah bir sürprizle karşılaşmayız! Giden her yerde toplattım; ancak, biliyorsun, internet denen bir olay var. Eğer internet haber sitelerine düşerse, yapabileceğimiz bir şey yok; dava açmaktan başka…”
Esmer, iri yarı adam, hafif bir merakla elindeki fotoğraflara bakıp Levent’e uzattı. “Kız da çok güzel! Sana hak vermemek elde değil. Ama, çok şanssızsın be koçum! Hem de Ekrem Beyin torunu! Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal…” dedi. “Bu işten nasıl sıyrılacaksın, merak ediyorum doğrusu…” diye ekledi ardından.

Bu laflar üzerine, Levent derin bir of çekerek, oturduğu yerde arkasına yaslandı. Sert hatlı, yakışıklı yüzünde, gecenin verdiği yorgunluk ve sıkıntı vardı.

“Valla, ne desem bilmiyorum Demir… Galiba aklımı kaçırıyorum! Kadınların, ne kadar fırsatçı olduğunu bilen ben, bu küçük cadının eline düştüm desem yeridir. Büyü mü yaptı bana nedir, yanımdayken, uzaktayken sürekli aklımda… Off! Nedir bu, anlayamadım? Amcamın yüzüne nasıl bakarım, bilemiyorum… Hayatım boyunca, böyle bir kafa karışıklığı yaşamadım.”
Sözünün burasında durdu, ela gözleri, kızı hatırlayınca alevlenmişti sanki. “Ne halt edeceğim, inan bilmiyorum!”
Onun anlattıklarını dinleyen tecrübeli adam, yüz ifadesini görünce gülümsedi. “Sen ayvayı yemişsin dostum!” dedi. “Bu saatten sonra iflah olman zor…”

“Müthiş teselli verdin, sağol!”

Bunu söylerken, bakışları elindeki fotoğraflara kaydı. Erkeğin kollarındaki kadın, zor da olsa seçiliyordu. Öpüşen çiftin aralarındaki ihtiras, neredeyse tüm açıklığıyla fotoğraf karelerine yansımıştı. “Kahretsin!” dedi içinden. Kontrolünü bu kadar, nasıl kaybedebilirdi? Evet, kız, damarlarındaki kanı cıvaya çeviren bir etkiye sahipti, ama ya kendisi? O küçük fırsatçıya nasıl kapılmıştı? Mutlaka buna bir çözüm bulmalıydı, ama nasıl?

Uzun mu uzun bir bölümün sonuna geldik; ya bundan sonra dediğinizi duyar gibiyim. 😊 Standart olmayacağını söyleyeyim sadece… 😉 Bölüm hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek isterim sevgili okur, lütfen yorumlarla yazarınıza yol gösterin, sevgiler. 💃

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.