*-*
Kas 18, 2017
160 Okunma
Özür mü? Asla! (Bölüm 11) için yorumlar kapalı
0 0

Özür mü? Asla! (Bölüm 11)

Yazar :

O yaz tatili çok hızlı geçmişti; İpek için bile… Köşkteki düzene alışmıştı artık. Güneş yüzü görmeyen odasında uyanıyor, kahvaltıya kadar sahilde yürüyüp geri geliyordu. Günün bir bölümünü dedesine ayırmıştı zaten. Burada, ön yargısız ve samimi olarak onu seven tek insan Mine’ydi. İpek de onu çok seviyordu; Mine Ablası zor günlerinin neşe kaynağıydı. Kızın zorlamalarıyla ona “abla” demeye başlamıştı.
Evin en küçüğü olmaya alışkın Mine için bu, değişik bir tecrübeydi. Kendisini, arada bir küçük kıza nasihatler verirken buluyor; sonra, durumun tuhaflığının farkına varıp gülüyordu. O, abisinin tabiriyle “sorumsuz, deli fişek kız” nasihat veriyordu ha! Tamam, kabul! Bu durum biraz tuhaftı. Ama şu minik kedi yavrusunun da, bulunduğu çevreye uyum sağlaması için yol gösterilmesine ihtiyacı vardı.
Onun, yokluklar ve zorluklar içinde geçen hayatının ayrıntılarını öğrendiğinde, hem çok şaşırmış, hem de bu kadar gaddar olan amcasına çok kızmıştı. Kızcağızın anlatırken ağlamaklı olması içine dokunmuş, ona sarılarak; “Vah şekerim, neler yaşamışsın sen meğer! Ama üzülme, bundan sonra her şey çok güzel olacak”, diyerek teselli etmeye çalışmıştı.

Mine, kızcağızın sürekli giydiği birkaç giysiden, gardrobunda başka bir şey olmadığını anlamıştı. “Hadi çıkalım da, sana şöyle güzel birkaç cici bici alalım”, demişse de, İpek’i ikna edememişti. “Neyse, dur ben seni nasıl götürüyorum, görürsün!” demişti içinden. Hınzır kız, değişik planlar yapadursun, İpek için nahoş bir olay yaşandı o günlerde.

Levent her zamanki gibi sabah koşusunu yapmış, köşke dönüyordu. Tam dış kapıdan içeri adımını atmıştı ki, siren sesi gibi bir havlamayla üzerine doğru koşan bir köpekle karşılaştı. Şaşırmıştı; olduğu yerde kalakaldı. Üzerine doğru son sürat koşturarak gelen bu sokak köpeği de nereden çıkmıştı? Hayvan koştu, koştu; adamın önüne kadar geldi. Bu arada, genç adam kendisini toparlamıştı.

“Dur oğlum!” diyerek, sert bir sesle köpeğe emretti. Sanki bu emri bekliyormuşçasına köpek, bir anda yere yatıp, hızlı hızlı kuyruğunu oynatmaya başladı.

“Of! Bir de sevilmek istemez mi!” diyerek, sinirle hayvana baktı.

“Ali, neredesin? Ali, Çabuk gel!” diyerek, yan taraftaki müştemilata doğru bağırdı. Köpek sesini duyan hizmetli, koşturarak küçük evden fırlamıştı zaten. Dışarıda, evin beyini sokak köpeğinin başında görünce biraz sersemledi.

“Buyrun Levent Bey?” dedi.

“Bu it nereden çıktı? Ne işi var bunun burada?”
Onun, burnundan soluduğunu gören Ali tırsmıştı. Ne cevap vereceğini bilemedi.

“Valla Levent Bey, ne desem…”

“Ne demek, ne desem! Kim aldı bunu içeri?”

Ali, pabucun pahalı olduğunu anlamıştı; ister istemez konuştu. “Beyefendi, İpek Hanım arada sırada bir şeyler veriyordu köşkün dışında; herhalde bugün içeriye almış. Belki, dışarı çıkarmayı unutmuştur.”
Levent’in yüzü sinirden kızarmıştı. “Ne! Kendisi yetmedi, bir de sokak köpeklerini mi topluyor buraya?” diyerek kükredi.

Ali, korkuyla geri çekildi; onun öfkesini bilirdi. “Bana kızmasın da, kime kızarsa kızsın…” dedi içinden.

“Çabuk! İpek’i buraya çağır, çabuk!”
Kıza karşı tanımlayamadığı negatif duyguları, şimdi bu haberle tavan yapmıştı. Zavallı Ali, hızlıca köşke doğru koşturdu. İçinden de, “Ne olacak şimdi? Tüh, işe bak!” diyerek mırıldanıyordu.

Sabah sabah kapıyı tıklatan hizmetçi, beyin dışarıda onu beklediğini söyledi. Kızcağız, yataktan yeni kalkmıştı. Bu kadar erken, dedesi onu niye çağırırdı ki? Telaşlı bir şekilde apar topar giyindi. Üzerine kotuyla, yıkanmaktan solmuş gömleğini geçirdi; saçlarını toplamaya fırsatı olmamıştı. Yarı mahmur, koşturarak bahçeye gitti. Dış kapının orada, öfkeyle bir heykel gibi dikilen Levent’i gördü önce.

Köşke geldiğinden beri nadiren, yemeklerde görüşmüşlerdi. Genç adamın tenkit edercesine sürekli kendisini süzmesi, aşırı bir gerginlik yaratıyordu İpek’te. nedenle, bu adamı ne kadar az görürse o kadar mutlu oluyordu. Ancak; bir anda, kendisini çağıranın dedesi değil, bu çekindiği adam olduğunu anladı. Gözleri korkuyla tekrar ona çevrildi, aynı anda yerde yatan köpeği fark etti; Pati!
“Allahım! Bu kadar şanssız olamam değil mi?” diyerek içinden hayıflandı. Dışarı çıkardığı köpek, ardından tekrar içeri girmiş ve İpek bunu fark etmemişti. Akşamdan beri, köşkün bahçesinde kalmıştı anlaşılan…

“Beni çağırmışsınız?” dedi, kaderine teslim olmuş bir sesle, gözleri ürkekçe bakıyordu.
“Ya, evet! Bu it, senin mi?”
Adamın sesindeki aşağılayıcı ton, bir an iliklerine kadar titretti kızı; yine de cesaretini topladı, cevap verdi. “Evet, bir sorun mu vardı?”
Bu soğukkanlı cevap, genç adamı çıldırtmaya yetmişti. “Yok canım! Ne sorunu? Alt tarafı bir sokak iti var evde! Bunu sen mi aldın bahçeye?”

“Evet, ama…”
Adam devam etmesine izin vermedi, sesi gök gürültüsü gibiydi artık. “Ey Allahım! Utanmadan bir de evet diyor ya! Şu pişkinliğe bak! Kızım, sen nerede olduğunu sanıyorsun? Dingonun ahırı mı burası? Her isteyen, öyle elini kolunu sallayarak girebilir mi sandın? Kendin yetmedin, bir de şu sokak itini getiriyorsun!”

Levent, öfkeden ağzından ne çıktığına dikkat etmiyordu. Son sözleri, kamçı etkisi yarattı karşısındaki küçük bedende. Genç kız, bir anda dimdik, erkeğin gözlerinin içine bakar buldu kendisini.

“Siz!” dedi. “Her şeyin efendisi olduğunu sanan siz! Kimseden farklı değilsiniz Levent Bey! Ne benden, ne şundan, ne bundan, hatta şu köpekten… Hepimiz, bu göğün altında, Allahın yaratılmışlarıyız. Kibriniz, gözünüzü öyle kör etmiş ki, kendinizden başka hiçbir şeyi görmüyorsunuz. Hep ben, ben diyorsunuz! Yorulmadınız mı? Dünyada bu kadar tek olmak, çok yorucu olmalı; yorucu bir yalnızlık!”

Kızın ağzından çıkan her bir kelime, sanki ok olmuş, Levent’in en derin yerlerine saplanmıştı.
Ali, köşede ağzı açık, ikisinin arasında geçen bu söz düellosunu izliyordu. “Vay anasını! Küçücük kız, bir cümle ağzının payını verdi beyin be!” diyerek, olanları keyifli bir şekilde izliyordu.

Genç adam, duyduğu sözlerle bir an, olduğu yerde sarsılır gibi oldu; sonra kendisine geldi. “Şu karşısında duran şey, kendisini ne sanıyordu? Ne cüretle, bunları ona, Levent Akçacızade’ye söyleyebiliyordu!”

“Sen!” diyerek kükredi. “Sen, küçük fare! Kendini ne zannediyorsun?”
İpek, adamın artık tsunami boyutuna erişen öfkesinden korktu, tesbih böceği gibi büzülerek, geri çekilmeye çalıştı.

“Hayır, hemen öyle kaçmak yok küçük hanım! Önce, söylediğin lafların bir ölçüsünü almamız lazım”, diye atılarak, geri geri giden kızın bileğine yapıştı.
Artık bundan sonrasını seyretmeye, Ali’nin de kalbi dayanamamış, usulca oradan sıvışmıştı.

Genç adamın, aniden bileğini yakalaması, İpek’i gafil avladı; dengesini kaybetti bir an. Zayıf olan bedeni, hızla erkeğe doğru savruldu, istemsizce göğsüne yapıştı. Düşmemek için korkuyla kollarına tutunmuştu. Onun, traş losyonuyla karışık o hoş kokusu genzine doldu, acemi bedeni bir an sersemledi. Elinde olmadan, derin derin içine çekti; tüm duyuları ayaklanmıştı sanki… Bu konularda, hissettiklerine bir anlam veremeyecek kadar tecrübesizdi.

Levent de, öfkeyle tutup çekiştirdiği bedenin savrulup kendisine yapışmasını beklemiyordu. Genç kızın gür, kahve kızılı saçları; yüzüne, boynuna doğru yayılmıştı. Önce onu hissetti, cennetle karışık çiçek kokusunu; sonra o eşsiz yaratığın, o perinin yumuşacık saçlarını… Bir an çıldırıyorum sandı; gerçekle rüya birbirine karışmıştı. Kollarındaki naif vücudu tutmaya çalışırken, o tarifsiz duygu sardı her yanını… Kızın yüzünü göremiyordu, ama rüyalarındaki, tek olma duygusunu yaşıyordu! O, genç kız gibi acemi değildi; ayaklanan duyularına bir ad koyabilecek kadar tecrübe sahibiydi. Yaşadığı hissin gerçekliği ve yakıcılığıyla sarsıldı, hızla tuttuğu bedeni bıraktı.
Çekiştirilmelerle iyice sersemleyen İpek, dengesini kaybetmiş bir halde, geri geri giderek hızla, pat diye yere düştü. Allahtan poposunun üzerine düşmüştü de, bir yeri incinmemişti. Ancak; bu arbede sırasında, kızın üzerindeki eski gömlek daha fazla dayanamamış, üstten iki düğmesi pıt diye açılıvermişti. İkisi de şaşkın, öfkeli, soluyarak birbirine bakıyordu.

Kızın gözlerinde; korku, şaşkınlık, kırgınlık ve kendisini koruma içgüdüsü… Erkeğinkilerde ise; şok, merak, bastırılmış bir cinsel arzu ve korkudan öte dehşet…

Genç adamın bakışları, yere düşmüş olan kızın açılmış gömleğinin yakasına kaydı. Anlaşılan, zayıf olan bu kızın bazı yerleri oldukça dolgundu! Basit pamuklu sutyenin saklayamadığı göğüslerinin üst kısmı, cömert bir şekilde erkeğin gözlerinin önüne serilmişti. Adam, bir an bu çekici görüntüden gözlerini alamadı; içindeki vahşi hayvan uyanmıştı bir kere! Başını kaldırdı, göz göze geldiler; garip bir gerilim oluştu, elle tutulur… Kızın gözleri mordan laciverte dönerken, genç adam, bir an dipsiz bir kuyunun en derinine iniyormuş gibi hissetti. Genç kızın hafifçe titreyen dolgun dudaklarına kaydı bakışları, bir anda; zaman, mekan, kim oldukları silindi; uzanıp, onu hırpalayıncaya kadar öpme arzusuyla doldu.

“Neler oluyor oğlum Levent sana? Kendine gel! Delirdin mi? O kim, sen kim? Saçmalama!”
Bu düşüncelerle silkinip, kendisine geldi. Parmağını tehditkar bir şekilde sallayarak; “Anlaşılan senin biraz terbiye edilmen gerekiyor! Üç gün boyunca odandan çıkmayacaksın. Biraz kendi kendine kal da, aklın başına gelsin! Ondan sonra gelip, benden özür dileyeceksin”, dedi.

“Asla! Ben özür dileyecek bir şey yapmadım. Özür dilemesi gereken birisi varsa, o da sizsiniz!”
Kız, bir yandan düştüğü yerden kalkmaya çalışıyor, bir yandan da eliyle gömleğinin düğmelerini iliklemeye çalışıyordu.

“Göreceğiz, kim kimden özür dileyecek!” dedi adam, öfkeli bir sesle.

Bahçedeki gürültüye, Cahide Hanımla Mine de çıkmıştı. İpek koşarak içeri girerken, anne kız şaşkınlıkla onlara baktı.

“Levent, ne oluyor burada oğlum? Sabah sabah, bağrış çağrış…” diye sordu yaşlı kadın.

“İpek’e neden bağırıyorsun abi?” Mine de, yavrusunu koruyan anne kedi gibi kabarmıştı.

“Off! Bir şey yok anne. Bu kızın biraz terbiyeye ihtiyacı var, bana kafa tutuyor. Üç gün odasından çıkmayacak; kızlara tembihle, yemeğini odasına götürsünler. Gelip benden özür dilemedikçe odasından adımını atmayacak!”

“Bak sen küçük cadaloza! Dün bir, bugün iki… Kafa tutmak da neymiş? İyi yapmışsın oğlum, aferin!”

“Abi saçmalama! İpek çok olgun bir kız, durduk yerde niye diklensin sana?” Mine lafa karışma ihtiyacı hissetmişti.

“Ona sor niye diklendiğini… Daha fazla konuşmak istemiyorum, yeter!” Genç adam bunu söylerken, köşkün merdivenlerine yöneldi. Anne kız, arkasından bakakalmışlardı. Şaşkınlığı kısa süren Cahide Hanım, Levent’in emirlerini hizmetçilere zevkle tekrarlarken, içinden, “Sana az bile! Ne sanıyorsun sen kendini? Bak şuna, Levent’e diklenmiş bir de, hadsiz!” diyordu.

İpek, gözyaşlarını odasına kadar zor tutmuştu. Genç adamın ukala tavrı, aşağılayıcı lafları kulaklarında çınlayıp duruyordu. “Küçük fare”, demişti ona. O, kendini bilmez kaba serseri, kızın gururunun üzerine çıkıp tepinmeye kalkışmıştı.
“Kendisini ne sanıyor? Sanki, dünyaları ben yarattım havasında… Küstah yaratık, kaba hayvan! Ölsem de özür dilemeyeceğim senden, göreceğiz bakalım!” İçinden, bildiği bütün küfürleri sırasıyla adama saydırıyordu.

Işığı açmadan kendisini yatağa atmıştı. Olanları, tekrar tekrar kafasında çevirip duruyordu. Düşünürken, aklına genç adamın o hoş, erkeksi kokusu geldi; bir an sanki yanındaymışçasına heyecanlandı. “Ne kadar sert göğsü var, üstelik de çok yapılı! Güler haklı galiba, Allah verdi mi tam veriyor böylesi öküzlere!” 2
Sonraki günlerde, yaşadığı o kötü olayla ilgili hatırladığı en bariz şey, erkeğin kokusu ve genç kızı yakan bakışlarıydı.

Levent de, sabah sabah yaşadığı olayın etkisiyle koşarak merdivenleri çıkmış, kendisini duşa atmıştı. Öfkesini, akan serin suyun altında yatıştırmaya çalışıyordu. Kızın ona diklenen, ateş saçan lacivert gözleri geldi aklına, sonra o kokusu, vücudunun naifliği… Göğüsleri ne kadar dolgundu! Ve de beyaz! Ay ışığında yıkanmış gibi… Bir erkeğin dayanamayacağı kadar baştan çıkarıcı… Aklından geçenlerle daha da sinirlendi, okkalı bir küfür savurarak, yumruğunu duvara vurdu.

“Saçmalıyorsun! Ne oluyor sana oğlum? Sen, bu değilsin!” Biraz sakinleştikten sonra duştan çıktı, hızlıca giyindi. Allahtan, birkaç güne kadar Mari gelecekti. O, normalleşmesine yardımcı olurdu.
Kahvaltı sofrasında İpek’i göremeyen Ekrem Bey’e durumu anlatmak da, Levent’e düşmüştü

“Biraz eğitilmesi gerekiyor amca. Geldiği yer, geçmişte kaldı. Burada yaşayacaksa; ortama ayak uydurması, yaşadığı yerin kurallarını öğrenmesi gerekiyor. Bazıları kolay, bazıları zor yoldan öğrenir. Ne şekilde olacağı, İpek’e kalmış bir şey; bırakalım kendisi karar versin.” Bunların söylerken, genç adamın sesinde hafif bir öfke vardı.
Torununa karşı kalbinde yeni yeni merhamet ve sempati tohumları yeşermeye başlayan Ekrem Bey için bu durum, üzücü olmuştu. Ama biliyordu ki, evin genç beyi olan Levent’in lafının üzerine laf koyamaz, onun otoritesini sarsamazdı. İpek’i de az çok tanıyordu; ne kadar gururlu, ne kadar inatçı olabileceğinin farkındaydı. Bir ara, bu konuyu torunuyla konuşmaya karar vererek, sessizce kahvaltısına devam etti.

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.