*-*
Kas 18, 2017
131 Okunma
Sürpriz Ziyaretçi (Bölüm 16) için yorumlar kapalı
0 0

Sürpriz Ziyaretçi (Bölüm 16)

Yazar :

Hayatta, hiçbir şey tesadüf değildir; kader dediğimiz şey, kompleks bir kurgudan ibarettir…

Mart ayının soğuk günleri, yerini Nisanın neşeli, ılık bahar havasına bırakırken, İpek için garip bir olay oldu. Genç kız bir gün, ders bittikten sonra arkadaşlarıyla birlikte müdavimi oldukları kafeye giderken, “İpek”, diyen, tanıdık bir sesle irkildi. Okul bahçesindeki banklarda oturan, gençten bir adam yerinden kalkmış, ona sesleniyordu. İpek’le birlikte yanındaki arkadaş grubu da duraklamıştı. 5
Genç kız önce tanıyamadı, sonra adam yaklaştıkça kaşları hayretle kalktı. “Oktay Bey?” dedi şaşkınlıkla. Sonra arkadaşlarına döndü, “Siz gidin, ben kafeye gelirim sonra…”

Kızlı erkekli grup neşeli bir şekilde uzaklaşırken, aralarından Ekin, “Geç kalma İpek, tatlıları sensiz yeriz valla”, dedi.

Genç kız, elinde kitapları kendisine doğru yürürken, adam bir an gözlerini ondan alamadı. “Ne kadar güzelleşmiş Yarabbi! Oysa bunun imkanı yok derdim, bu ne haksızlık! Üstelik etrafında bir sürü delikanlı var şimdi, işim daha da zorlaştı”, diye düşündü.

İpek yaklaşıp, sevimli bir şekilde elini ona uzattı. “Merhaba, ne işiniz var burada? Yoksa, siz de mimarlık okumaya mı karar verdiniz?” diye esprili bir şekilde sordu.

Adam, kısa kesilmiş siyah saçları, üzerindeki takım elbisesiyle pek ciddi duruyordu. Kızın şakacı tavrı, onun bu ciddi halini yumuşattı; güldü.

“İmkan olsa okumaz mıyım? Maalesef, bende o yetenek yok. Bu taraflarda bir müvekkilim vardı, ona uğradım; işim erken bitti. Fatma Hanımdan senin burayı kazandığını duymuştum, hep bu binayı merak etmişimdir; bir uğrayayım, belki sana da rast gelirim diye düşündüm. Şanslıymışım ki, seni yakaladım.” Davranışına, ancak bu kadar bir kılıf uydurabilmişti.

Kız, iri gözlerini ona dikti; sanki niyetini anlamak istiyormuş gibi duraksamıştı. “İyi yapmışsınız… Fatma Teyze nasıl? Telefonda görüşüyoruz sık sık, ama okuldan dolayı son zamanlarda çok gidemiyorum açıkçası… Ya iştekiler?” diye sordu kibarca.

“Hepsi çok iyi, Fatma Hanım da… Sadece, romatizma ağrıları çoğaldı; eh, yaşlandı; bu da normal…”

Sonra etrafına bakınarak, “Buraya yakın bir yerler yok mu? Birer kahve içsek? İşe dönmeden önce çok iyi olurdu.”

İpek tereddüt etti; ancak, kabul etmese kabalık yapmış olacaktı. Çaresiz, “Peki”, dedi.

Okulun yakınlarındaki bir kafeye gittiler. Arkadaşlarına telefon açıp gelemeyeceğini haber vermişti. Genç adam, sohbet üzerine sohbet açıyor, anlattığı tuhaf adliye maceraları ile kızı güldürüyordu. Arada, çaktırmadan yönelttiği sorularla yeni hayatı hakkında bilgi almaya çalışıyordu. Ancak, kız pek ketumdu; Oktay ne kadar çabalasa da fazla bir şey öğrenememişti. En büyük kazanımı, ustalıklı bir şekilde telefon numarasını almak olmuştu.
En son ayrılırken, “Bir şeye ihtiyacın olursa, çekinmeden beni arayabilirsin”, demişti. “Dertleşmek için bir arkadaş istersen her zaman telefonun ucundayım.” İçinden de, “Lütfen ara, ne sebeple olursa olsun; ben, her zaman senin için hazırım”, diyordu.

İpek, genç adama teşekkür edip ayrılırken, nedensiz bir rahatsızlık duydu. Oysa, böyle hissetmesini gerektirecek bir şey olmamıştı; adam, gayet kibar davranmıştı. Belki de, gereksiz evham yapıyordu; bilemiyordu… Yalnızca; onun bakışlarında arada yakaladığı garip pırıltılar hiç hoşuna gitmemişti.

“Neyse…” dedi içinden, “Bir daha görüşmem, olur biter”.
Keşke her şey, düşündüğü kadar basit olsaydı! Adam; ilerleyen günlerde, hiç tahmin etmeyeceği şekilde, hayatında farklı bir rol alacaktı.

Bu arada Cahide Hanım, Levent’in doğum günü için koşturup duruyordu. Çalışanlar, onun bu organizasyon işine yoğunlaşarak kendilerini unutmasından son derece mutluydu. Aksi halde, büyük hanımın sırf iş olsun diye aralarından birini fırçalaması, günün sıradan olaylarından birisiydi. Davetiyeler halledilmiş, sıra diktirdiği elbisenin son provalarına kalmıştı. Elinde telefonu, terziyle elbisesi üzerine konuşuyordu.

“Perihan’cığım, ancak akşam altı gibi gelebilirim; öncesinde kuaföre gitmem gerek.” Bir süre durup karşısındakini dinledi, sonra devam etti. “Haklısın; ama başka zamanım yok. Sen bir ayarlama yapıver canım.”

En sonunda telefonu kapadığında, salondan içeri giren Mine’yi gördü. “Mine, abinin doğum gününde ne giymeyi düşünüyorsun kızım? Şunun şurasında yirmi gün bile kalmadı. Evde kalıp, kız kurusu olarak ölmeye niyetin yok değil mi?” diye sordu, biraz da kızgın bir sesle. Üzerindeki yırtık kota, yakası bir omuzundan aşağı düşen bluzuna baktı. “Giyinme tarzın berbat, önce işe oradan başla bence yavrum”, dedi.

“Sen merak etme anneciğim! Her kör satıcının, bir alıcısı vardır derler, duymadın mı? Beni de alacak birileri bulunur mutlaka.” Aldırmaz bir ses tonuyla konuşmuştu.

Onun bu vurdumduymaz halleri, yaşlı kadını deli ediyordu. İçinden bir sabır çekti, sonra; “Kızım, sevdiğin birisi varsa söyle, bir hal çaresini buluruz”, dedi.

Bu sözler, Mine’nin o aldırmaz tavrını bir anda yerle bir etti. “Bir hal çaresi buluruz ha!” dedi kızgınlıkla. “Nasıl bir çareymiş bu? Parayla satın mı alırsın, yoksa gücünle ikna mı edersin? Size göre, satın alınamayacak bir şey yok değil mi? Aşk, sevgi, hepsi satılık… Sen, sevmekten ne anlarsın ki! Kime anlatıyorum ben bunları? Of!” dedi.
Kızın, bir anda patlayan öfkesine bakakalan yaşlı kadının gözleri şaşkınlıkla açıldı. Mine, kızı birisini seviyordu! Kim? Bu kadar öfkeli olduğuna göre? Karşılıksız bir sevgi miydi bu? Çocuğunu herkesten iyi tanıyan anne, bir şey söylemedi; yavaşça yanına gitti. Yüzüklerle dolu elini uzattı, şefkatle başını okşadı.
“Yanlış düşünüyorsun yavrum. Aşk, sevgi, bunlar parayla alınabilen şeyler değil, bilirim. Ben de bir zamanlar genç oldum. Ama, parasız hayat da yaşanmıyor, inan! Bu, sadece romanlarda oluyor”, dedi yaşlı kadının sesi acı bir hatırlayışla yüklüydü.
Mine şaşırdı! Annesinin nasıl bir kibir abidesi olduğunu bildiğinden; kalbinde, çocuklarından başka kimseye muhabbeti olmayan bu kadının, bir zamanlar bir erkeği sevebileceği ihtimali onu hayretler içinde bıraktı. “Yoksa?” diye düşündü. “Bir zamanlar o da?.. Hadi canım sen de!” diyerek geçiştirdi. Annesinin elinden kurtulup, pencere kenarındaki kanepelerden birine attı kendini.

Ekrem Bey, salondan içeri girdiğinde, anne kız kanepelerden birinde oturmuş, ellerindeki dergileri karıştırıyorlardı. Yaşlı adam meraklı bir şekilde ikisini süzdü. “Yemek hazır değil mi daha?” diye sordu.

Kayınbiraderinin gelişiyle, yaşlı kadın duygusal ruh halinden sıyrıldı. “Şimdi hazır olur”, dedi, sonra devam etti. “Abi, Mayısın beşi, Levent’in doğum günü; geçen seneki davete katılmamıştın. Bu sene bizi kırmazsın, değil mi?” diye sordu; sesinde ince bir rica vardı.

Ekrem bey, tekerlekli sandalyesiyle ilerleyerek, anne kızın yanına gitti. “Allahtan bir mani olmazsa gelirim Cahide; uzun süredir görmediğim ahbapları görmek de iyi olur…”
Sonra, o an aklına gelmiş gibi, “İpek’le birlikte geliriz. Ne güzel olur! Onun da katılacağı ilk davet; hem, dostlarımıza torunumu tanıtmış olurum”, dedi.

Bu sözlerle, Cahide Hanımın gülen yüzü bir anda düştü. “Bir o sığıntı eksikti!” dedi içinden. Duygularını saklamakta ustaydı, soğuk bir sesle; “Aaa! Ne iyi düşündün Abi… Tabi! İpek de gelsin”, dedi. Bir yandan, sinirden dişlerini gıcırdatmamak için kendisini zor tutuyordu.

İpek’in içeri girişi, tam da bu talihsiz anda oldu. Cahide Hanım, gözleri çakmak çakmak kıza baktı; elinden gelse, değil onu davete götürmek, köşkün bahçesinden içeri bile sokmazdı. “Dur bakalım…” dedi içinden, “Her şeyin bir sırası var; o da olacak bir gün…”

İpek masada, Cahide Hanımın ikide bir kendisine dönen kızgın bakışları altında yemeğini yedi. Aslında, boğazına dizildi dense, daha doğru olurdu! “Bu kadın yine niye öfkeli bana? Benden niye bu kadar nefret ediyor Yarabbi? Ne yaptım ben ona?” diye düşündü.

Levent, genelde olduğu üzere, o akşam da yemekte yoktu. Geç saatlere kadar çalışıyor, bazen de köşke gelmiyor; Etiler’deki evde kalıyordu. İpek’le nadiren; o da, akşam yemek masasında karşılaşıyorlardı. Genç kız, onun eskisinden de soğuk, sert bakışlarına bir anlam veremiyordu. Bu adamın da bir ayarı yoktu doğrusu! Sahilde karşılaştıkları o geceden sonra, kıza sanki yokmuş gibi davranıyordu. Bu durum, İpek’in canını acıtıyordu. Arada da olsa, kendisini yakan o bakışları, yeşil hareli gözlerin içine dalmayı özlemişti. Saçmaladığını biliyordu; elinde değildi. Tıpkı genç adam gibi, son zamanlarda; “Kendine gel İpek! O kim, sen kim!” deyip duruyordu.

Genç kız, huzursuz bir şekilde yemeğini bitirmeye çalışırken, masanın başındaki Ekrem Bey konuştu.
“İpek, Mayısın beşinde Levent’in doğum günü var; sen de katılacaksın kızım, bana eşlik edeceksin. Gerçi, yaşlı bir kavalye kabul eder misin bilmem?”
Bu haberle şaşkın bir şekilde dedesine baktı. “Ama…” dedi duraksayarak, sonra başını mahcup bir şekilde öne eğdi. “Şimdiye kadar hiç böyle bir davete katılmadım, emin misiniz?”
Bunu fırsat bilen Cahide Hanım atıldı; “Gelmek istemiyorsan seni zorlamayız; ne de olsa, seni çok aşan bir ortam, geldiğin yer belli”, dedi.

“Cahide!”

Sert bir sesle müdahale eden Ekrem Beydi. “Şu koca ağzını bir kere de kapalı tutsan olmuyor, değil mi?”

Bu sözlerle kıpkırmızı olan yaşlı kadın, “Ama Abi…” dedi.

“Aması falan yok! Bir daha böyle gereksiz laflar duyarsam canını yakarım.”

Cahide Hanım yerinde donmuş kalmıştı. Kendisi yüzünden doğan gerilim, İpek’in canını sıktı; ne yapacağını bilemedi. Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık… En iyisi, susmaktı.

İki yaşlının atışmasını izleyen, en sonunda annesinin nakavtıyla keyiften kahkaha atacak hale gelen Mine, ortalığı yatıştıracağına, dökülmüş benzine kibriti çakıverdi.

“Amcacığım, İpek’in elbise işiyle ben ilgilenirim; merak etme. Benimki de halledilecek duruyor daha!”
Bunları söylerken, yüzünde hin bir gülümsemeyle annesine bakmıştı. Bu sözler, bardağı taşıran son damlalar olmuştu. Yaşlı kadın, “Size afiyet olsun, ben fazlasıyla doydum”, diyerek, peçeteyi sofraya atıp kalktı. Mine, onun arkasından, ağzını kapatarak kıkırdadı.

“Şimdi, hizmetçileri fırçalayınca hiçbir şeyciği kalmaz”, dedi.
Bu sözler, elinde olmadan İpek’i de güldürdü. “İlahi ablacım! Çok alemsin ya…”

“Öyledir benim Mine’m, tatlı cadım”, dedi Ekrem Bey. “Bu anneden nasıl olmuşsun anlayamıyorum kızım? Bir test falan mı yaptırsak acaba? Annen, gerçekten Cahide mi?” diyerek, dalga geçti.

“Nerdee!” dedi Mine kahkaha atarak. Yemek masasında kalan üçlü, keyifli bir şekilde yemeklerine devam ederken, Cahide Hanım, mutfakta genç hizmetçiyi azarlıyordu; Mine yanılmamıştı!

İzleyen günlerde, Mine; İpek’i peşine takarak, Nişantaşı’nda müdavimi olduğu mağaza, terzi bilimum kıyafet üzerine olan yerleri dolaşmaya başladı. Alış verişten oldum olası hoşlanmayan İpek için bu, bir çeşit eziyetti. Ancak; kız, ablasını kırmamak için, daha da önemlisi dedesinden çekindiğinden sesini çıkaramıyordu. Bir taraftan da, kalbindeki o gizli ümidi, kendisine bile seslendirmekten korkuyordu. İlk defa güzel olmak istiyordu, çok güzel! Onun, o yakıcı bakışlarını tekrar üzerine çevirecek kadar güzel! Bir yanı, adamdan çekinip nefret ederken, kalbinin bu mantıksız istekleri onu korkutuyordu.

Levent, yoğun iş maratonu içinde doğum gününü bile unutmuştu. Bir hafta kala annesinin bunu hatırlatmasıyla; “Her sene aynı şeyi yaşıyoruz, yine bir davet, parti falan düzenlediğini söyleme anne!” dedi bıkkın bir ses tonuyla.
Yaşlı kadının, hafiften kırışmış, yaptığı makyajı zor taşıyan yüzü asılıverdi. “Evladım, şunun şurasında ne kadar ömrüm kaldı bilinmez… Dünya üzerinde bir oğlum var, onun da doğum gününü kutlamayayım mı?” dedi, sesi ağlamaklı olmuştu.
Annesinin bu duygusal şantajlarına hiçbir zaman dayanamamıştı; “Varsın bu ufak tefek şeylerle eğlensin” diye düşündü. Teslim olmuş bir şekilde, “Peki peki, üzülme hemen…” dedi.
Bu sözlerle, yaşlı kadının gözleri parladı. Şimdiye kadar oğlunun, kendisini kırdığı olmamıştı. “İnşallah, bundan sonra da böyle olur”, diye düşündü. Cahide Hanımın en büyük emeli, Levent’i, arkadaşı Özlem’in kızı Buse ile evlendirmekti. Şimdiye kadar bunu, dile getirmemişti; oğlunun huyunu çok iyi biliyordu. Ama artık, otuzunu da geçtiğine göre, yavaş yavaş evliliği düşünebilirdi, değil mi?
Özlem Hanımlar, maddi durumları iyi, İstanbul Sosyetesinde tanınan bir aileydi. Eşi Ferhat Bey, tekstil sektöründe kendi markasını yaratmış, yurt dışında da etkin satış ağları olan bir holdingin sahibiydi. Bu büyük servetin varisi, biricik kızlarını, moda üzerine eğitim alması için yıllarca yurt dışında okutmuşlardı.

Cahide Hanım için gelin adayı mükemmeldi; aile desen köklü mü köklü, zenginlik desen karun gibi mal mülk sahibiydiler. Ayrıca, kız da çok güzeldi canım! Sarışın, mankenlere taş çıkartacak bir fiziği vardı. Tamam, sarışınlığı doğal olmayabilirdi; ama kız, ne yapsa yakıştırıyordu kendisine. Hem yaşı da oğluna uygundu; yirmi beş, evlilik için ideal bir yaştı…
Bunlar Cahide Hanımım fikirleriydi. Davet veya toplantılarda, rastlaştıklarında; Levent’in, gelin adayına karşı gösterdiği ilgisizlik; yaşlı kadının cesaretini kırmak bir yana, onu farklı planlar yapmaya itiyordu. Bu planlardan bir tanesi de, bu seneki doğum günü davetinde, oğlunun yanına Buse’yi oturtmaktı. Artık, atak yapma vakti gelmiş de, geçiyordu bile!
Cahide Hanımın bu düşüncelerinden, arkadaşı Özlem’in ve tabi ki, kızı Buse’nin de haberi vardı. Buna dünden razıydılar; ah, bir de Levent razı olsa! Buse için bu, bulunmayacak bir fırsattı. Parası bir yana, erkeğin can yakan yakışıklılığı bile evlenmek için yeterdi! Hayatı boyunca şımartılan, ne istediyse önüne konulan, üstelik; etrafındaki erkeklerle oynamayı eğlence haline getirmiş olan genç kadın için, Levent’i evliliğe razı etmek, sadece bir zaman ve taktik meselesiydi. Artık, Paris’ten temelli döndüğüne göre, bu işe yoğunlaşabilirdi. Her zamanki gibi zafer onun olacaktı; o, kazanmaya alışkındı…

Bu bölümler de çok çabuk bitiyor değil mi? Umarım sevmişsinizdir… Yazara desteği ve yorumları unutmayalım lütfen. 😉

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.