*-*
Kas 9, 2017
103 Okunma
Zalim Felek, Bir Kere Vurmaya Görsün (Bölüm 6) için yorumlar kapalı
0 0

Zalim Felek, Bir Kere Vurmaya Görsün (Bölüm 6)

Yazar :

Uzun tecrübelerden sonra ortaya çıkan deyişler, bazen durumu öyle güzel tarif eder ki; üstüne bir kelime daha koyamazsınız. Tam da, “zalim felek, bir kere vurmaya görsün” sözünde olduğu gibi…

Okulun bahçesinde beş altı kız öğrenci toplanmış, ortalarında oturanın elindeki bir dergiye bakıyorlardı. Arada bir kıkırdayıp, hep bir ağızdan konuşuyorlardı.

“Şu elbiseye bak ya! Bizimkilerin verdiği harçlığı yüz yıl biriktirsem alamam.”

Konuşan kısa boylu, hafif topluca, esmer bir kızdı. Bu; grubun neşe kaynağı, magazin dergilerinin iflah olmaz abonesi Güler’di. Lise sona giden, ergenlik çağındaki kızlar, ellerindeki dergiye eğilmiş, sosyete haberlerini okuyordu.
“Şu Demircilerin kızlarına da sinir oluyorum vallahi! Bende o kadar para olsa daha güzel olurum yeminle… Hıhh! Burun estetik, dudaklar botoks! Saatlerce fitness salonlarından çıkma…”

Tombiş kızın söylenmeleri, diğerlerine bir kahkaha attırdı. Güler’in yanındaki, daha uzunca, yüzünde hafifçe sivilceler olan kız atıldı.

“Haklısın kanka ya… Bir şunlara bak, bir de bize! Hayaller hayatlar…”

Diğer kızlar yine gülüştü; tipik, ergen özgüveni içinde, kendi aralarında atıp tutuyorlardı. Yalandan kim ölmüş, kendilerini böyle iyi hissediyorlardı işte! Bu sırada, ana binadan bir kızın, elinde kitaplarla çıktığını gördüler. Hepsi bir ağızdan bağırmaya başladı.

“İpeek, İpeek! Gelsene kuzum, nereye? Hemen eve mi uçuyorsun yine?”

Kız, tebessüm ederek gruba doğru yöneldi; kahve kızılı saçlarını arkadan sıkı bir örgü yapmıştı. İnce, dokunsan uçucakmış naifliğinde bir vücudu vardı, çok zayıftı. Üzüldüğünde laciverte, sevindiğinde tatlı bir maviye dönen, göreni içine çeken muhteşem gözleri vardı. Kızıl kestane saçlarını açık görmek imkansızdı. Güzelliği, zaten sıkıntıydı kendisi için, ilaveten bu saçlarla daha da dikkat çekmek istemiyordu. Bunları, doğal bir içgüdüyle yapıyordu… Diğer kız arkadaşlarının, seve seve canını verecekleri çarpıcı güzelliği, onun için ceza gibiydi. Vaktinden önce olgunlaşan ruhu ve gözlem yeteneği, bunun; kendisi için hayatı kolaylaştırmaktan çok zorlaştıracağını söylüyordu. Haksız da sayılmazdı… Bir ortama girdiğinde bütün başların kendisine dönmesinden bıkmıştı.

“Elinizdeki ne?” diye sordu İpek. Banka, kızların yanına oturmuş, merakla dergiye bakıyordu.

“Ne olabilir sence Kezban? Millet nerelerde biz nerelerde, ona bakıyoruz.”

Güler derin bir iç çekerek, elindeki dergiyi İpek’e salladı. Genç kız önüne uzatılana baktı, güldü. Hiçbir zaman yaşayamayacağı şeyler için hayıflanan arkadaşlarını, anlamakta zorlanıyordu.

“Alt tarafı bir elbise Gülerciğim…”
“Hıııh! Alt tarafıymış..” diye burun kıvırdı kız, konuşmaya devam etti.

“Kadere bak! O, Demirciler’n kızı olmuş, ben de gariban Yusuf’un… Off! Aman, kime anlatıyorum ki ben? Sendeki güzellik bende olacaktı ki… Ohoo! Herkesi önüme dizerdim yeminle… Güzel Allahım! Niye değerini anlamayana verirsin her şeyi? Bana ver; bak, neler yapıyorum!”

Güler aralıksız konuşurken, diğerleri kıkırdamaya devam ediyordu. Kız derginin sayfalarını çevirirken, bir anda donmuş gibi durdu.

“İşte bu! İşte bu ya! Kızlar, eniştenize merhaba deyin. Nasıl ama, çok yakışıklı değil mi?”

Lafının burasında durdu, derin bir iç çekti. Bütün başlar, hızlıca dergiye eğilmişti yeniden. Sayfanın ortasında, bir çiftin fotosu vardı. Kadın ince, uzun, esmer güzeliydi; ama kızların dikkatini çeken, kadına samimi bir şekilde sarılan uzun boylu, koyu kumral, yakışıklı erkekti.

“Levent Akçacızade! Yakışıklı prensim benim! Şu gülüşün güzelliğine, dudakların seksiliğine bakın kızlar ya… Hayatımız boyunca, böyle bir yakışıklı göremeyeceğiz.”

Gazı almış gidiyordu, daha devam edecekti ki, bahçeye çıkan erkek öğrencilerin sesiyle toparlandılar. Yakalanırlarsa, onların dilinden kurtulamazlardı.
Bu telaşta, İpek’in sararan yüzünü fark etmemişlerdi. Kızların, ağızlarının suyu akarak baktıkları, babasının genç kuzeniydi. Biliyordu; çünkü, daha önce fotoğrafını, birkaç defa gazetelerde görmüştü. Annesinin anlattıklarından, ailenin yeni reisi addedilen, holdingin başındaki genç adamdan haberdardı.
Aynur Hanım, eşinin ailesini kötülememeye dikkat ederek, bazı şeyleri de atlayarak anlatmıştı kızına. Onlar; İpek’in, hayattaki tek akrabasıydı. Tecrübeli anne, geleceği öngörerek, özellikle sakınmıştı bundan. Ne kadar haksızlık yapmış olurlarsa olsunlar, kendisinden sonra kızına sahip çıkabilecek yegane akrabaları onlardı. Hasta kadın, içten içe bunu umut ediyordu. Ancak, gözden kaçırdığı şey, küçük kızın ne kadar zeki ve satır aralarını okumakta ne derece yetenekli olduğuydu.
Onun, kendisinden sakladığı tüm dramı, yaşadıklarını anlamıştı İpek… Bu derece dışlanacak ne yapmıştı annesi? Aklı almıyordu bir türlü! Zenginlik, soy sop, şatafat… İpek’e göre, bunlar, boş şeylerdi. Gençliği, insanların ne kadar bencil ve kötü olabileceğini görmesine engeldi. Bir insan; çocuğuna, ailesine bunları yapabilir miydi? Hadi; dedesi yaşlı, bencil bir adamdı! Ya halası, amca çocukları? Onlar da mı duvar olmuşlardı?
Genç kız, Levent Akçacızade’nin bakış açısının, yaşlı dedesinden hiç farklı olmadığını öğrense, herhalde çok şaşırırdı. Önündeki dergide, kendisine gülerek bakan, hayat dolu genç adam, tam tersi bir izlenim veriyordu. Gerçeği bilse, düşüncelerini ondan da, ailesinden de koşarak uzaklaştırırdı.
Kızların tüm ısrarlarına rağmen daha fazla kalmadı. Arkadaşları yakındaki kafeye giderken, o, eve doğru yola çıktı. Son iki yıl, genç kız için çok zorlu geçmişti. Annesinin hastalığı daha da ağırlaşmış, bırak iş yapmayı, kadıncağız evden çıkamaz hale gelmişti.
Aynur’un, bir nevi hamisi olan Nesrin Hanımın yardımlarıyla, ay sonunu getirmek mümkün değildi. Komşu Fatma, genç kızın, ağlamaklı yalvarmalarına dayanamamış; gittiği temizlik işlerine yardımcı olarak onu da götürmeye başlamıştı. Aynur’un bundan bir süre sonra haberi olmuş, çok üzülmüştü. Ancak; ne çare ki elinden gelen hiçbir şey yoktu. Zavallı çocuğunun maruz kaldığı hayat şartları, kadıncağızı daha da çökertmişti.
İpek bunu arkadaşlarına söylememişti. Ne kadar iyi niyetli olsalar da, kazara ağızlarından çıkacak bir lafın nereye varacağı belli olmazdı. Genç kız çok gururluydu, yaşadığı zorlukları başkalarının duymasını istemiyordu. Ne faydası olacaktı ki zaten… İki vah vah eder, yarın öbür gün unuturlardı.

Fatma Teyzesinin haftada üç gün, temizlik için gittiği bir Avukatlık bürosu vardı. İpek, hafta içi oraya gidip, komşu kadına yardımcı oluyordu. Aceleyle arkadaşlarının yanından ayrılmasının nedeni buydu.

Eve vardığında, annesini yatakta uyuklar buldu. Zavallı kadının yüzü mum gibi sararmıştı. Yatağa yaklaşıp eğildi, yanağını muhabbetle öptü. Bu temasla gözlerini açan hasta kadın, kızını görünce gülümsedi.

“Geldin mi İpeğim?”

“Evet anneciğim, bir şey yedin mi?”

“Yedim kızım, sen de bir şeyler ye.”

“Yerim, sen beni merak etme. N’aptın bensiz? Öksürüğün daha iyice mi bugün?”

Bunları söylerken, biraz da korkuyla bakıyordu annesine; kadıncağızın, ağzından olumsuz kelimelerin dökülmesine engel olmak ister gibiydi. Kızının duygularını anlayan Aynur, kırık bir sesle cevap verdi.

“Bir parça daha iyiyim kızım, endişelenme sen; hadi yemeğini ye…”

Bunun tam tersi olduğunu, bugün daha bir tükendiğini anlamasını istemedi. Üzgün gözlerle, mutfağa doğru giden kızının ardından baktı. Nefes alırken göğsünden gelen hırıltıları saklamaya çalışmak yormuştu onu.
Genç kız aceleyle bir şeyler atıştırıp, üstünü değiştirdi. Mevcut tek kotunu, üstüne de uzun kollu tişörtünü giymişti. Montunun fermuarını çekerken annesinin yanına geldi, yanağına ıslak bir öpücük bıraktı.

“İlaçlarını almayı ihmal etme! Fatma Teyzeyle akşam, erkenden dönerim. Bi’tanecik meleğim benim.”

“Tamam yavrum, dikkat et kendine”, dedi Aynur, mis kokusunu içine çekip onu öperken.
Kızının ince siluetinin arkasından baktı uzun bir süre… Sonra yerinden kalkıp, yandaki etajerin çekmecesini açarak, içinden katlanmış bir gazete parçası çıkardı. Gazetedeki, Akçacızadelerle ilgili habere baktı. Tesadüfen, okurken görmüş; bu sayede, kayınpederinin ve ailesinin daha önceki evlerinden yıllar önce ayrılıp, İstinye sırtlarındaki bu köşke yerleştiklerini öğrenmişti. En azından, yaşadıkları yeri biliyordu. Ama nasıl ulaşacaktı oraya? Kapıdan çıkacak dermanı yoktu.
Gazeteyi tekrar yerine koyarak, biraz güç toplama ümidiyle yatağa uzandı. Bu sırada bir öksürük krizine girdi, bittiğinde dudaklarının kenarından bir parça kan sızmıştı. Etajerin üstündeki mendille ağzını sildi. Son iki aydır, ara ara böyle kan tükürdüğü oluyordu; söylememişti kimseye. Artık, hastalığının son aşamasına gelmişti. Doktorun defalarca uyarmasına rağmen, hastaneye yatmamıştı. Masrafları karşılayacak güçleri, yardımcı olacak bir yakını yoktu.

Annesinin bu durumundan habersiz olan İpek, evlerine çok uzak olmayan iş yerine doğru yola çıkmıştı. Avukatlık bürosu, Fatih’in ana caddesine paralel sokaklardan birinde, eskice, dört katlı bir binanın ikinci katındaydı. Sahibi, telaşlı bir yapıya sahip olan Adil Bey’di. Yanında üç Avukat daha çalışıyordu; bir tanesi, işe birkaç ay önce başlayan stajyerdi. Genç kız, bürodan içeri girdiğinde nefes nefese kalmıştı. Hemen mutfağa Fatma Hanımın yanına geçti.

“Ayy! Nerede kaldın be kızım? Bugün gelenin gidenin haddi hesabı yok. Şu kahveleri sen yap da, ben arkaları temizleyeyim azıcık.”

“Valla koşarak geldim Fatma Teyze. Okul bire kadar biliyorsun.”

“Biliyorum kızım, bilmez miyim? Sen bana bakma, sıkışık biraz burası. Hadi elceğizlerin değsin şu kahveye kuzum.”

Orta yaşlı kadın hızlıca mutfaktan çıkarken, İpek de üzerindeki kabanı çıkarıp, çabucak ocağın başına geçmişti. Fincanlar tepsiye hazırlanmıştı zaten. Cezveye kahveyi ayarlayıp, ocağa koyarken, genç stajyer Avukat kapıda belirmişti.

“Fatma Hanım…”

İpek’i görünce lafı yarım kalmıştı. Genç adam büroya ilk geldiği gün, genç kızı görür görmez vurulmuştu. Gel gör ki, nasıl bir yol izleyeceğine karar verememişti. Fatma Hanımdan, az çok İpek’in hayatı hakkında bir şeyler öğrenmiş, ne zorluklar çektikleri hakkında fikir sahibi olmuştu.

Ancak, daha okulu bile bitirmemiş, on sekizine birkaç ay sonra girecek yeni yetme bir kıza ne diyebilirdi, bilmiyordu. “Niyetim ciddi”, dese güler miydi acaba? Muhtemelen… Tek emin olduğu şey; bu ateş parçasının onu alt üst ettiği, fazla da bekar kalmayacağıydı. Hem cinslerini iyi tanırdı; yolda sokakta rastlanmayacak böyle bir güzelliği görüp, eyvallah diyecek bir erkek olamazdı. “En fazla okulun bitişine kadar… Ondan sonra konuşmalıyım”, dedi içinden genç adam.

“İpek Hanım, geldiniz mi? Kahveler hazır mı diye soracaktım.”

“Şimdi geliyor Oktay Bey.”

“Senin ellerinden içeceğiz desene, tadına doyum olmaz öyleyse…”

Bu iltifatla, kızın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bir süredir genç Avukatın kaçamak bakışlarının farkındaydı zaten. Temiz yüzlü, beyefendi birisiydi. Ancak, arkadaşlarının sırf merak için kaçıncı sevgili yapmasına rağmen, o, özellikle annesiyle yaşadığı çetin hayat şartları nedeniyle, böyle şeyleri kendisine çok buluyordu. Hele ki böyle erken bir yaşta!
Annesinin yaşadıkları ayrı bir dersti onun için. Hayatta, aşktan çok daha önemli şeyler vardı; saygı, sadakat, merhamet… İlla ki merhamet! İpek’in yüzünün kızarması, adamın daha bir hoşuna gitti nedense… Arkasını dönüp uzaklaşırken, kararından iyice emin olmuştu.

O gün, büyük bir hengameyle geçmişti. Fatma Hanımın da dediği gibi, epeyce gelen giden oldu. Keşke o yoğunlukta kalsaydı…
Eve dönünce İpek’i, annesinin yatağın kenarına yığılmış vücudu karşıladı. Kendisini yatağa bile atamamıştı kadıncağız. Bu görüntüyle, genç kız şok geçirir gibi oldu; koşturarak yanına gitti.

“Annee, anneciğim!” diye feryat etti.
Bir yandan, sarılarak annesinin kaldırmaya çalışıyor, bir yandan da hasta kadını sarsıyor, kendine getirmeye çalıyordu. Kızının feryatlarıyla, yarı baygın haldeki kadın, gözlerini araladı. Konuşmaya çalıştı, dili dönmedi.

“Sus, konuşma sen, yorulma!” diye hıçkırdı zavallı kız.
Bir yandan da, büyük bir güç harcayarak yatağa yatırmaya çalışıyordu hastayı. Bin güçlükle yatağa aldı annesini.

“Şimdi geliyorum ben, Fatma Teyzeye haber vereceğim.”

Nasıl koştuğunu, Fatma Hanım’a ne dediğini, eve nasıl geldiklerini, ambulansın gelişini… Hiçbirini doğru dürüst hatırlamıyordu genç kız, hepsi pusluydu. Ambulansta, zavallı hastanın eli ellerinde, hastaneye gidişlerini hatırlıyordu sadece. Sonra, Acil kapısından içeri hızlıca girdiklerini, kendisinden ayırıp, hasta kadını apar topar müşahede odasına aldıklarını…

İki saat sonra yanlarına gelen doktora umut dolu gözlerle bakmıştı, ama duyduğu sözlerle bir anda yıkılmıştı.

“Maalesef, yapacak bir şey yok. Annenizin ciğerleri bitmiş durumda, biliyorsunuzdur bunu. Yapabileceğimiz tek şey, acısını hafifletmek,” demişti doktor.

“Doktor bey, ne diyorsunuz? Annem iyileşemeyecek mi?”
Sesinde; inanamazlık, şok, acı vardı. Doktorlar mutlaka yanılıyordu; annesi onu bırakıp gidemezdi, gitmezdi! Onsuz ne yapardı bu hayatta, yapayalnız, kimsesiz? Göz pınarlarından yaşlar taştı, boğazına bir yumru gelip oturdu, konuşamıyordu.

“Üzgünüm…” Fatma Hanım, kıza sarılırken, doktor uzaklaştı.
“Ağlama yavrum, Allahtan ümit kesilmez…”

“Yanılıyor değil mi Fatma Teyze? Annem iyileşecek, o beni bırakmaz biliyorum.”

Hıçkırıkları ve zavallı hali, gelen geçenin ilgisini çekiyor, duydukları kelimelerden kızın nasıl bir dram yaşadığını anlayanlar, “vah vah” çekerek bakıyorlardı.
Bir süre sonra teskin olunca, Fatma Hanımla birlikte müşahade odasına girmişlerdi. Hasta kadın, basit hastane yatağında çarşaflardan daha beyaz bir yüzle yatıyordu. Koluna serum bağlanmış; yüzü, oksijen maskesinin ardında ufacık kalmıştı. Kızının ellerinin sıcaklığıyla gözlerini açtı. Yarı baygın bir halde, onun kızarmış gözlerini görünce, yaşlar süzüldü yanaklarına doğru. Zamanının daraldığını hissediyordu. Zorlukla elini uzattı; yavrusunu, bir tanesini göğsüne doğru çekti.
Fatma, bu görüntüye daha fazla dayanamadı, arkasını dönerek o da sessizce ağlamaya başladı. Eşi dışarıda bekliyordu. Onun yanına gitmek için hareketlenmişti ki, Aynur’un fısıltı gibi sesiyle durakladı. Kadıncağız, maskesini çenesine çekmiş, onu çağırıyordu; hemen yanına gitti.

“Fatma! Senden son bir ricam var kardeşim. İpek’in dedesine haber verir misin durumu?” Sözünün burasında, nefes alamıyormuşçasına durakladı; son bir gayretle konuşmaya çalıştı.

“Ekrem Akçacızade! İstinye’de oturuyorlar. Adreslerini bulursun, çok tanınmış bir aile…” Daha fazla konuşamamıştı. İpek, hemen oksijen maskesini annesinin ağzına çekti; kızarmış gözleriyle Fatma Teyzesine baktı.

“Sen bunları dert etme şimdi! İyileşeceksin, bir tanem benim!” Sesinin titreyişinden ve ağlamasından, artık onun da buna inanmadığı anlaşılıyordu.
Hasta, derin bir uykuya dalmışçasına kendinden geçmişti; hırıltılı nefesleri de olmasa yaşadığı anlaşılmayacaktı. Anne kızı biçare halde bırakıp, dışarı çıktı. Kocası, hastane bahçesinin önündeki banklarda oturmuş, sigara içiyordu. Fatma’yı görünce ayaklandı adam.

“Durumu nasıl oldu?”

“Doktor ümitsiz konuşuyor.”

Kadının sesi titredi; severdi ahretliğini. “Ekrem Akçacızade”, diye düşündü. Akrabaları, şu ünlü Akçacızadeler miydi? Bu haber hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti Fatma’yı. Şaşırmıştı; bu kadar zengin akrabalarına rağmen, anne kız sefaletin en kötüsünü yaşıyorlardı. Sevinmişti; annesine bir şey olursa İpek’e sahip çıkacak bir ailesi vardı.

“Asım! Yapmamız gereken bir şey var”, dedi Fatma. Aynur’un söylediklerini aktardı.

İnternetin olduğu yerde, herhangi bir bilginin bulunması kolay işti; istenileni bulmak, beş dakikalarını bile almamıştı. Fatma Hanım, İpek’e bir iki saate döneceğini söyleyerek, kocasıyla birlikte İstinye’ye doğru yola çıktı.

Makale Kategori
İpek Böceği

Comments are closed.